Ne Kadar Gerçeğim

Gecenin körüne doğru yola çıkıyorum. Gecenin içindeki güneşe doğru tam gaz.. Uykusuz dördüncü gece. Üzerime yıldızlar yağıyor. Limon (sarı araba!) ve Uzağa Giden çok suskun. Duygu Can (Radyo!)’da beraber ve solo ağlayışlar, bir sürü ıvır zıvır.. Bizden uzak seslere ipotek koyma zamanı.. Rast gele bir cd alıyor Uzağa Giden. Yaşamda hiç bir şey tesadüf değildir. İşte elime ne gelirse diyor..

Zihnimin ilüzyonları gözlerime tuzaklar kurmuş. Aklım evim, uyku gelmeyen sevgilim olmuş. Oysa seni bu evde görmeyi ne kadar hayal ettiğimi bir bilsen! Geldiğinde kapıyı çalma. Hemen gir içeri. Sar beni en kuytunda. Yerle yeksan olan bir kadını kollarında canlandırsana. Uyku gelmeyen sevgilim.

Aklımda çınlayan tek bir cümle var şimdi: “Ne kadar gerçeğim!” Bir ayna bekliyorum şimdi geceden! Kendimi görmek istiyorum çünkü en gerçeğinde.. İşte o anda başlıyor müzik..

RUHUM!
Ne zaman geldin ruhum ?
Görmedim seni.


Uçaktan atlarken unuttum galiba.
Özledim ruhumu…
Sarıl bana ruhum
Ne olur sar beni.
Çığlıklar geçti üstümüzden
Bulutlar geçti.
Ve o gençlik günlerimizde
Sen ve biz.
Seni öldün sandım ruhum,
Biliyor musun ?
Sensiz yaşamaya alıştırdılar galiba.
Özledim ruhumu…”

YAŞAR KURT

Haykırdığım şarkılar.. Gecenin kuytusunda özlediğim ne var? Beklediğim ne var? Zihnime dokunan ne var?!!! Zihnime dokunan kim var? Beni derinden sarsan bir şey var. Bildiğim ama söyleyemediğim! İçimi canlandıran.. Bana dokunan.. Bana soluk aldığımı hissettiren bişey var. Ruhumdaki ölü ozan harekette! Gerçek miyim? Neyim ben?! Varoluş sorunsalından öte.. Cinsiyetten bağımsız. İNSAN! Değil.. Bir küçük kukla..

Şarkı başlar. Limon (sarı araba!) direksiyonu tutan Uzağa Giden’e bakar.. Yok der usulca.. Kukla diye fısıldar..

KUKLA
Kuklayım ben kukla
Annem giydirdi beni
Babam boyadı yüzümü
Öğretmenler doldurdu içimi
Her şeyi onlar öğretti
İşe ne zaman gideceğimi
Ne zaman işten çıkacağımı
Kaç paraya çalışacağımı
Onlar öğretti


Kuklayım ben, kuklayım!
Oyumu kime atacağımı
Akşam kaçta yatacağımı
Çişimi nereye yapacağımı
Ne zaman güleceğimi
Nereye gömüleceğimi
Onlar öğretti
Kuklayım ben, kuklayım!
İpimi çekersiniz, oynamaya başlarım
Düğmeme basarsınız, ağlatmayı becerirsiniz
Yalnız bir şeyi unuttu bunlar
Yalnız bir şeyi unuttu bunlar
İpler kimin elinde?
İpler kimin elinde?
İpler kimin elinde?
İpler kimin elinde?

Şarkı bitti. Gözlerinden uyku damlıyordu Uzağa Giden’in. Uyku! Direniyordu ama uyumamaya. Sanki uyumak hayattan çalmaktı.

Uzağa Giden Kadın ve Limon (sarı araba!) bir sonraki şarkıya doğru yol aldılar. Kim daha güzel söylerdi ki Dostum, Dostum’u Yaşar Kurt’tan başka…


yalın bir şarkı

İnsan kimsesizliğini en çok ne zaman hissediyor biliyor musun?
Yüreğinde taşıdığın çocukluk, boncuk boncuk ötelerden göz kırptığında
Galiba!
Dokunmak istiyorum çocukluğuma..

İlk kez bir kızla dans edecekmişim gibi uzattım elimi ona.
Gözlerimde yakalanma korkusu
Sanki baksam kızın gözlerine o süslü elbiselerden boğulmuş ruh sarılacak boynuma


Küçük bi kız bu
Yüzü nasıl bilmiyorum
Saçları kıvırcık mı, düz mü bilmiyorum
Düşlerimdeki kız bu mu sahi
Yoksa ben çağırdımda mı geldi
Bilmiyorum!


Çocuksu gülümsemesini hissediyorum
Bi büyü-sün diyorum içimden!
Büyü-sün!

O sanki benim, ben sanki onun
Kendimi ondan ayrı düşünemiyorum
Korkuyorum!
Kızın süslü elbiseleri sis gibi sarıyor ruhumuzu
Ben bakmadıkça ona, çocukluğum üzerime üzerime yürüyor..
Neden kimse usulca benim elimi tutmuyor!
Kız da ardını dönüp gidiyor
Renkli ışıkta sokağa savrulan baloncuklar gibi hayalde sönüp gidiyor
Gerçeğin soğuğu kalbime vuruyor.

Sanki bir filmin tek karesinde yaşıyorum.
Sınırları ne kadar kesin çizgilerle çizilmiş bu hayatın!
Varlık ve yokluk med-cezirinde
Ancak, ölükten sonra tüm kareler birleşecek sanıyorum
İşte ben “hayatımın filmini” o zaman seyredeceğim..
Biliyorum!
Başı yok, sonu yok ömrün..
Neden mi?
Söylesin şimdi biri bana
Annemin karnına düştüğüm ilk an mı başlar benim hayatım,
Yoksa annemin karnından çıkıp bağımsız ilk soluğumu aldığımda mı?
Soluğum kesildiğinde mi ölüyüm,
Yoksa gömülüp toprağa karıştığımda mı?
Sorular..
Sorular…
Cevapları benden sakınılmış, bir odaya saklanmış sorular.
Arıyorum!
Ama, doğru cevapları bir türlü bulamıyorum.
Sanki hep bir filmin arasındaymışım gibi yaşıyorum.
Bir türlü “filmin devamı başlıyor” uyarısı gelmiyor.
Öylece yaşayıp gidiyorum.
Belki de bu yüzden hiçbir yerde kalamıyorum
Hep gidiyorum…


Öyle bir yerdeyim ki


İnsanın yüreğine kaygı düşmeye görsün!
Bu öyle bir kaygıyı ki..
Çok yaman!
Anlatamıyorum..





Sanki çok leziz bir balık yedim, kılçığı kalbimde kaldı..
Aşk, galiba böyle bir şey
Tadını hissettirirken, bir yandan da kalbinden vuruyor insanı!
Gıdım gıdım..
Sinsice
Sadece kendi gibi!
Bir yandan ayağın yerden kesiliyor, bir canın acıyor
Kalbim var diyorsun
Kalbim ölsün diyorsun..
Dört odacık haykırıyor..

Öyle bir yerdeyim ki
ne karanfil, ne kurbağa
Bir yanım mavi yosun
Dalgalanır sularda
Dostum dostum
Güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe


Sen canın acıyınca ne yaparsın dostum?
Ben acıma hep tuz basıyorum..
Tuz susuyor!
Üzerine su döküyorum..
İç diyorum kana kana..
Etlerim çürüyor.
İçim kuruyor
Aklım kendime şaşıyor..
Ama hala soluyorum
Ah dört odacık..
İki karıncık, iki kulakçık
Haykır bakalım içindekileri..

Öyle bir yerdeyim ki
Bir yanım çığlık çığlığa
Öyle bir yerdeyim ki
Anam gider Allah Allah
Öyle bir yerdeyim ki ne karanfil, kurbağa
Öyle bir yerdeyim ki
Bir yanım mavi yosun çalkalanır sularda
Bir yanım mavi yosun çalkalanır sularda


Zamanı tutum avuçlarımda
Akıp giden gençliğim değil
Sadece sensizliğim..
Sadece kendimsizliğim
Ah! Hangi mey geçirir beni zaman bahçesinden..
Hangi mey beni bana getirir
Hangi mey getirir beni sana, seni bana
Ah dört odacık söyle..
İçindeki söyle!
Bi kerede yürekten söyle..
Kendin gibi söyle..

Dostum, dostum güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe
Öyle bir yerdeyim ki bir yanım çığlık çığlığa
Öyle bir yerdeyim ki
Anam gider Allah, Allah kızım düşmüş sokağa
Anam gider Allah, Allah dölüm düşmüş sokağa


İşte bu ya!
Kendini söyle..
Bir derin nefeste kendine çek be..
Ömür dediğin sadece bahar bahçe..

Kenar Süsü


kenar süsü oldum hayatında
yani olmasam da olurdu..
kaza süsü de verirdin vefatıma,
yokluğum boşluk yaratmazdı..




Sessizliğin içinden bazen çığlıklar duyulur. Bu öyle bir histir ki bir ürperti hissedersiniz sırtınızda. Sanki biri ardınızdan size yetişmeye çalışıyordur. Elini uzatsa dokunacakmış gibi. Ama bir türlü size dokunamaz. Ne yavaşlarsınız.. Ne de arkanıza bakarsınız.. Belki orada kalmalıdır o. Geçmişten geleceğe taşınan sevdalar vardır, anda yaşamayan. İşte öyle bir şeydir o his. Bilirsiniz! Sese dokunamazsınız… Gitmeler ve gelmeler arasına sıkıştırılmış bir ömürde, sevdaya dokunmak.. Nerde? Sevdanın sesini duymak.. Nerde? Bendeki sen pembe, sendeki ben sessizlik işte..

Sese dokunamazsınız. Ses pembe düşler gibidir. İnce bir dokunuştur. Yürek dara düşünce ikinci eylem planı gibi çıkartılır pembe düşler. Her düşün bir sesi vardır. Sessizliğin sesi, çığlıktır bu. Uykuya yeltenen bedende güm güm atan kalptir bu. Kalp hep iki hece! Kalp hızlandıkça iki odacık duramaz yerinde. Kulakçık ve karıncık coşar pembenin selinde. Pembenin tonu sesle değişir. Oysa pembenin içine sakladığımız aşk çok seslidir.. Durunca kalp ebru gibi suda dağılır pembe.. Ama kaybolmaz ses! İçinde büyür ses. Gitmelerde bazen kesemez sesi… O zaman başlar kendinle savaş. Sevişmeler, sövmeler döner. Aşk, sorguya! Sonra suçların cezası kesilir…


"seni aramamam, sormamam,
bakmadan uzaklaşmam eminim çok hora geçti
hurdaya çıktı içim fark ettin mi hiçe döndüm
çürüye çürüye tükendim
rezil ettim kendimi
dağıttım…
içtim …
düştüm…
ona buna ağladım
içimden döküldün
gülmeyi unuttum
kendimi dinlemekten
hastalık hastası oldum senin yüzünden


İnce bir sızı gibi başlar akşam şehrimde. Aydınlıktan, karanlığa geçiş ürpertir ruhları. Gece sararken yalnızlıkları günahlarla. Düşünürüm! Eğreti yaşamlar, teğet geçmişken güne oyaladığımın dünyası kenar süsü yapar insanları.

Limon (sarı araba!) ve Uzağa Giden ikinci işlerine giderken bir şarkı başlar ötelerden. Kimin kalbine vurur Duygu Can (radyo!) bilmez bu şarkının ruhunu.
Çalar…
Çalar..
Çalar..

Bir yer, iki nokta...


Güneşe mi kanadı baharın be Mart?
Gülüşüne gizlediğin gamzelerin volkan gibi patlamakta
Seni görünce kışa mı kaçalım, yaza mı saklanalım?
Sözde adın bahar!
K'ar temizler mi sandın
Yürek izlerini
Zalimi sezdiren Mart..
Nisan ardına saklanmamış..
O benim ruhumda hareket eden KADIN!

Giderken kapat kapını, kilitle kendini..
Kimse görmesin seni
Benden önce kimse görmesin seni!
Benim göremediğimi gören göz var mı ki?
Göremediğim neresi ki..
Bir yer!
İki nokta!
Üryan yankıların hangi bedende saklı
Kimde kozalandın söyle!
Bunları düşündükçe kanarım kadınlığıma
Ertelenmiş bedenime kar yağarken ince ince
Bilesin!
İnleyen toprak değil, yürekçe
Sarılmaya başladın zamanın beline
Yalın ayak geceye koşan bir kadın gündüz şimdi şehrimde
Sen Nisan'a, gündüz geceye dönerken
Geleceğim bekle
Sana uykular taşıyacağım deliksiz!
Uykundaki düşken gerçeğine döneceğim
Kahvaltısız sabahları bitireceğim.
Yarım kalan kelimeleri tamamlayacağım..
Aklımdan çıkmayanları fısıldayacağım..
Göremediğim neresi ki..
Bir yer!
İki nokta!
Seninle aramızdaki mesafe dünyanın hiç susmayan ilahisi
On gelir
Bir çağrı vaktinde kavuşuruz
İnanmayan bahara sövsün!

Yeniden mavi bir mevsime uyanmak zamanı şimdi


Yağmurla uyandım
Bereket döllerken ay ışığında toprağı
Yaşama dair bir sırrı daha çözdüm
Anti-osidanların peşinden koşup gençlik iksirleri icat edenlere inat bir cam bardak aldım elime
Açtım pencereyi gece gece
Poyraz bey, savurdu saçlarımı aldırmadım ona
Hınzır rüzgar şifon geceliğin içine sızdı
Sarıldım kendime hapsettim onu içimde
Soğukluğunu sıcaklığımda buharlaştırdım
Aşk gibi dönüştürdüm onu
Ben diye gelen nasıl giderse öyle gitti bedenimden Poyraz...
Bir sırra karışmanın insansı gülümsemesi dudaklarımda
Uzattım bardağımı pencereden dışarı
Bir damla düştü bardağıma
Sanki canıma dokundu su
En kuytularımda bir kıpırdanma
Saymaya başladım taneleri
İki, üç, dört, beş, altı
Yağsana yağmur diye diklendim
Ben buradayım!
Çisil çisil de yağsan
Tokat tokatta
Senden payımı alacağım
Üşüdü ellerim, büzüştü ayaklarım
Poyraz tenimde dans etmekte
Belime tutundu
Tangodan valse
Demokrasi neferi sokak lambası dibini aydınlatan mum misali yanmakta
Ebemkuşağının altından geçenler gibi gülümsüyorum
Bardağıma baharı dolduruyorum
Hayatı yağmalayanlara inat!
Sadece payımı alıyorum
Biraz yağmur suyu kaçırdım yüreğime
Gökyüzü kaçmış ciğerlerim mavilendi
O anda siyahın içinden kayıp giden bir yıldıza tutundu gözlerim
Uzaklara gittim...
Bir damla düştü baş parmağıma irkildim
Bardağım dolmuştu!
Usulca dudaklarıma deydi cam bardak
Sanki masaldaki kayıp kız bendim
İçtim kana kana bahar kaderimi
Gülümsedim!
Yeniden mavi bir mevsime uyanmak zamanı şimdi......................

Gecenin sesi





Tenimin teninle bilendiği zamanlar
Kelebek ömrüymüş geceler
Bende söndürdüğün solukların izini sürdüm
Gündüzler dipsiz kuyu
Dudak payı bırakmışız kavuşmaya
Ondandır
Kalp her kuruttuğunda canımı
Dokunmam dudaklarıma

Seni seviyorum………………

Bekleyene Gidiyorum..




İnsanın bekleyeninin olması başka bir şey
O zaman ufka ardını dönebiliyorsun
Alkım renkli hayalleri öteleyebiliyorsun
Asılıyorsun küreklere
Bekleyene gidiyorsun

Yakınlaşma-uzaklaşma hissi bastırdıkça yüreğine
Çekip gitmelerin vurgunu sadece kalan için mi diye soruyorsun
Sığ sulardan korkmuyorsun
Sakin sulardan da
Dalgalandımda duruldum da demiyorsun
Öğrenmiş oluyorsun bir kaşık suda bile boğulunabileceğini
Sadece bekleyene gidiyorsun
Yüreğinde yaşanmamışlıklar
Yüzünde yaşanmışlıklarla
Nefes rotanı belirliyorsun
Kırılmamış zembrek adasına doğru
Bekleyene gidiyorsun

Fotoğraf: Özgür Çakır



bana aşkı anlat diyorlar


bana
aşk nedir
diye soruyorlar

gündüzün geceyi söndürmesidir diyorum

daha
anlat
diyorlar

gecenin yıldızlar yakıp, gündüzü kendine saklamasıdır diyorum

daha
daha
anlat
diyorlar

bir anlık teğet dokunuş için bir kendinden geçmektir diyorum

o
kadarcık

diyorlar

S'ona ulaşmak için sevdiğim suretlere bakıyorum




bu kadarcık diyorum!

arayışı kayıp sayanlara Senin varlığının bildirmek için gün diyorum

susuyorlar................................................




Bir şehri kaybettim



Şehrin ne kadar içine gidersem o kadar insanlardan uzaklaştığımı hissediyorum. Sanki her yerde benden öte bir şeyler var; içine karışamadığım, ben olamadığım. Etrafımda dolanan, tanımlayamadığım bir canlı türü sanki insan. Ben sanki insan değilim! Garip bir duygulanım bu. Tanımlayamadığım. Kendime bile tanımlayamadığım bir şeyi, size nasıl tasvir edebilirim. Üryan bir zihinden damlayan fikirler benimkiler. Miyelin kılıfla poşetlenince aklım, kendi sansürünü koyunca düşüncelere kan-beyin bariyerim ancak bu kelimeleri okuyorsunuz. İnce bir sızı bu. Usuldan yanansa insanlığım.

Yaşadığım şey tek kelime ile: YABANCILAŞMA. Sanki insanlar bir küme, ben başka bir küme. Kesişim kümesi yok. Teğet bile geçmiyoruz. Dokunuş yok, ses yok, hissediş yok. Öylece geçip gidiyoruz. Yüzlerimize bile bakmadan..

Bu durumun adı yalnızlık değil, sanırım aidiyet duygumu kaybettim.
İnsanlarımı kaybettim! Hisseden, ağlayan, gülümsemekten korkmayan canlar yok artık. Sislenmiş akıllar, kendini aşmış olmanın garabetini yaşarken yürekler sadece attım atmadım oyunu oynayacak kadar mekanikleşmiş. Eğitimli olmayı, milletinden bir kopuş olarak algılamayan nefesler yok artık. Suçun outletlerini kendi dünyasını yaşamak adına beslemeyen insanlarımı kaybettim. Düşen bir çocuğu yerden kaldırıp, gözyaşını silen, onu öpen anne babalar nerede? Kendi korkusuyla yüzleşemediği için, acıyan yere bir tokat da anne babalar indiriyor şimdilerde. Bir sokak kedisiyle aynı kaldırımı paylaşan, penceresi dantel perdeli kadınlar nerede? Hiç bir emek harcamadan tesadüfen yaşamayı günü kurtarmak saymayan, elli sarmaşınlar gibi paranın gölgesinde kalmak adına ruhsal örselenmeleri kabullenmeyenler nerede? Aşkı kendinden 20 yaş küçük bir beden sanmayan, türkülerin içinde umutlarını, hüzünlerini haykıran insanlarım nerede? Ben neredeyim? Sırf merakından şehrin en ücra semtini görmek için herhangi bir otobüse binip, bilmediği bir yolda bilmediği insanlara karışmak için otobüs bekleyen yüreğimi kaybettim.
Ne mutluluk paylaşmayı bildik, ne de hüznü. Mutlulukta da, hüzün de elde silah; delinen sadece gökyüzü. Yaşamdan uyanınca gördüklerimizin sadece bir kabus olmasını dileyeceğiz günler yakın. Kıyamet yakın. Tükettiğimiz bir ömür. Kullanım klavuzu olmayan, yanlış kullanılan; bir ömür.

Uğultu kaplı yollar. Oysa bu dünyada sesler hiç kaybolmaz. Ses canlıdır. İşte yüreğinizin en kuytularımızda içimize düşen “ben” korkularımızı dillendiren kimdir? Boşa tüketilmiş nefesimizin intikamı değil de başka nedir bu?

Şehir çok sessiz. Yürüdükçe kendi soluk alış verişimi duyuyorum. Bir de derinlerde tek düze çarpan yüreğimin atışını. Eskiden dehlizlerde kovaladığım şimdi çiseleyen yağmuru bile taklit edemeyen yürek atışımı. Sadece sis var hissedebildiğim. Bu doğru değil! Kendimi, kalbimi de hissediyorum. Sanki tek göz olmuş benim kalbim. İçine sıkışmışım.

Şehir insanları kusmaya başlamış. Artık taşımaktan yorulduğu insanları. Bazı şeyler belki sadece sis altında görülebiliyor. Şehri sis bastığından beri gerçekten insanların baka yüzlerini görmeye başladım. Vampir filmlerindeki gibi ağızlarında bir damla kan var hepsinin. Başka insanların kanı değil bu. Herkes kendini kusmuş. İnsanlar ne kadar özgün ve değerli olduklarını başkalarına değil kendilerine ispatlamak için uğraşıyorlar.

Onca siyah saçlı adamın içinde pembe saçlı kızı arıyorum. O benim için kendini pembe yapmıştı. Onu onca örselememize karşın, yılmamıştı, direnmişti pembe saçlara özgürlük diye. Ortaçağın cadı kazanına düşmüştü oysa, vazgeçmemişti zihnimizi değiştirme sevdasından! Onca siyah, kahverengi göz içinde doğunun yeşilini, batının mavisini arıyorum! Hepimizi Allah yaratmış, birbirimizi bulalım diye.. Bulduğumsa kendi için kendini mutantlaştıran şehrimin insanı.. Bu arada benim gözüm ne renkti..

Bulan, gören, bilen varsa haber verdin..

Gelirken biraz şehir, birazda benden haber getirin!

Her terk edişte yükü çeken şarkılar vardır..


Akşama yenildim.
Güneş sırtını döndü bana.
Tüm çıplaklığımla kaldım gece gece
Çıplak
Çırılçıplak
Bu öyle bedenin üryanlığı gibi değil,
Üzerine bir örtü örtünce kuşatılacak.
Bu başka bi şey..
Sessizlik
Sessizlik beni yerle yeksan ediyor
Başka bir şey bu
Kelimeler kifayetsiz kalıyor.
İlk kez kendi durumumu anlatamıyorum.

Farkındalık zırhlarım yetmiyor..
Oysa kendimi giyinmiştim ben
Ezber bozan olarak gelmiştim dünyaya
Sadece bu bilgiye inanış bir ezber değil mi aklıma?

Zihin hapishanesine düştüm.
İçimde bi sızı
Geceden korkan bir kadın
Yalın ayak
Ruhu çırıl çıplak
Sözlerden öte

Demokrasi neferi sokak lambası bir yanıp bir sönmekte
Gecenin siyahına yas tutar kediler
Nöbetçiyim bu gece..
Kendime gelmeyi bekliyorum
Ağıran saçlarımdan öte
Çok zordur dayanmak gecenin karasına
Ama öğrendim benden öte kimse kıramaz beni
Gerçekleri kırılmış birinin, hayalleri.........

Salaklık defterime yazdıklarımı sildim
Kader diyorlar
Tesadüftür sayıyorlar
Bilim bile ön kabulle başlıyor
Sonra da varoluşu tartışıyorlar

El fenerleri gölgelemesin artık beni
Şimdiki zaman bezirganlarından kaçtım
Hüzünbaz sevişmelerden
Beyaz bir kağıda yazılacak kelimelerden
Kaçtım!

Savrulan ruhuma baktım
Her terk edişte yükü çeken şarkılar vardır diye mrıldandım

şşşşşş!


Daha önce resmimi çizen olmamıştı..

Usulca arkamdan yaşlaşıyor. Parmak ucunda yürüse de hissedebiliyorum heyecanını. Çünkü bana geliyor. Başka bir geliş bu seziyorum. Sanki bana, beni anlatmaya geliyor. Kulakçık ve karıncıkları yatıştırmaya çalışıyorum. İlk doğan ve son ölene hükmüm geçmiyor. Dikkatimi okuduğum kitaba yöneltmeye çalışıyorum. Zorluyorum! Ardımı dönüp ona bakmamak için kendimi zor tutuyorum. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Kurallarını sadece ikimizin bildiği bir oyunu oynar gibiyiz. Mızıkçılık yapmak istemiyorum.

Yüzümü saçlarımla perdeliyorum. Başımı inatla kaldırmıyorum okuduğum kitaptan. Yanıma gelmesini bekliyorum. O da gelmek için hiç acele etmiyor. Başka bir bekleyiş bu. Kavuşmalar aceleye gelmemeli! Ben öğreneli çok oldu. Ruhlar hazır olunca, bedenler buluşuyor çünkü. O anda kendime soruyorum “ okuduğumdan en anladım diyorum? ” Sır dolu bir gülümseme kaplıyor yüzümü. Zihnimin iz düşümü sanki yüzüm. Gidip bir aynaya baksam sanki us’lanacağım. Aklımın haritasına bakıp, azatlı yolculuğuma kader valiziyle çıkacağım.

Derken bir sıcaklık hissediyorum, içine kendimi sakladığım satırların arasından yüzüme doğru yükselen. Aramızda bir solukluk mesafe var. Usulca başımı kaldırıyorum. Gözleriyle kucaklıyor beni. Sanki o anda buluşuyor iki kader arkadaşı. Sanki hep bu anı bekledimdi.


Onunla ilk sarıldığımız anı düşünüyorum. Yaşamım boyunca pek çok mucizeye tanık oldum ama böylesi bir deneyimi bir daha yaşar mıyım? Bilmiyorum! Benimle aynı gün doğan çocuğun gözlerine bakıyorum. Onun gözlerindeki kendime bakıyorum. Onun dünyaya " merhaba " deyişini yeniden yaşıyorum. Dudaklarımın dillendiremediğini, yine gözlerim söylüyor ona.

Hoş geldin!” diyorum çisil çisil….

Bakışları gözlerimi kamaştırıyor. Elime bir kağıt tutuşturup, hızla koşmaya başlıyor. Geldiği koridoru ışık hızıyla geçiyor. Ardından sadece heyecanlı konuşmasını duyuyorum..

- " Babannnnnnnnnnnneeeeeee! Uzağa Giden’in gözlerinde yıldızları gördüm.. "

Dingin bir ses sarıyor kulaklarımı. “ O zaman sana kalbiyle bakmış. Herkese öyle bakmıyor ” diyor bilgece. Atmış dört kış görmüş bir yüreğin kelimelerde yankılanışını hissediyor kulaklarım. Elimdeki kağıda bakıyorum. Dudaklarımdan dökülen tek şey şu oluyor..

- " Daha önce benim resmimi çizen olmamıştı. Ben bu kadar güzel miyim? "

Başıma bir balık konmuş, kısmet gibi. Uzağa Giden’im ya belki bir uçak bu başıma konmuş olan. Ruhumun derinliklerine götürecek beni, zihnimin haritasına verecek elime. Ayaklarım yine kalın kalacak. Bozkırın esintisi gibi özgür olacağım. Kenger ve gelinciklerin arasında, bir çukurda toplanmış yağmur sularının içinde kağıttan gemilerimi yüzdüceğim kara ikliminin kavruk kaderinde. Sümülkü ve saçları fakirliğin yoksunluklarından birbirine yapışmış, kim bilir kimlerden kalmış elbiseleri sırtlarına geçiren çocuklar arasında özgür bir nefes alacağım. Hayalimin uçurtmalarını aklımdan çıkartıp maviye salacağım. Uzun ince bir yolu gideceğim. Kaf dağının ardına kadar yolum var. Pirelerin berber, develerin tellal olduğu diyarlardan geçeceğim. En sonunda kendime geleceğim. Başıma kuş olmuş. İçimi umut doldurmuş.

Hele hele şuna bir bakın! Muzu enlemesine yercesine mutlu bir gülücük konmuş dudaklarıma. Sahi en son ne zaman gülmüşüm ben böyle?

Tüm dünyaya kucaklamaya yetecek kadar büyümüş kollarım. Boşa telaşlanmışım. Kollarım değilmiş suçlu. Saracak insan düşmemiş kapsama alanının metre karesine.

Tüm sesleri saracak kadar büyükmüş kulaklarım. Bilirim sesler kaybolmaz. Sahiden hissederse kulak görür zaten.

İçinden hüzün silinmiş ,yürekten bakan yıldızlı gözlerime bakıyorum şimdi. Gözlerim nemli… O nemi bana yaşatana selam olsun. Bir damla suya hasret kalan yüreğime akmaktır umudum. Göz a’şını acı sananlara, yürek temizliği şeker olsun.

Masallardaki peri kızları kısakansın beni. Varolmayan ülkeden geri geldim. Hayatta başrolü vermem kimseye. Zaten beni benden başka kim oynayabilir ki? Replikleri sadece ben biliyorum. Kimseden bir hayat kiralamadım ben, yaşamımı da ödünç veremem.

Demek ben dört buçuk yaşında bir çocuğun gözlerinden böyle görünüyorum.



Sadece gülümsüyorum elimde tutuğum resme bakarak. Gözlerimdeki yıldızları yakana selam ediyorum. Kalp gözümle dünyayı bir kez daha görmeme yol açana.. Gökyüzünde yıldızları benim için yakanadır sözüm. Bilirim o duyar beni!

Çok sevdiğim biri demişti bana: Yaşadıkların Nisan’ın alameti farikası. Nisan içinde ne taşır? İNSAN… Sen ayların en zalimi dersin ama. Deme! Sen insansın.. İnsan!

Bu çocuğun bana yaşattıkları başka bir duygu. İlk kez hisselerimi tam olarak yazamadı kalem.

Neden mi?

Çünkü daha önce resmimi çizen olmamıştı!

Kar Adeta Aşk Gibi Değil Mi?


Kışın tam ortasındayım. Hiç bitmemesini umduğum sonbahar beni terk edeli kaç gün oldu bilmiyorum. Hatırımda kalan yarı baygın güneş, dudağımdaki çapkın kedi gülümsemesi ve rüzgardan uçuşan eteklerim. Şimdi ise kar yağıyor. Etek giymeyi özledim. Uçuşan etekleri özledim. İnce kumaştan yapılmış elbiseleri özledim. Tenimde dans eden şifon ve ipekleri özledim. Kış bana tuhaf sayılabilecek şeyleri özletiyor yaza dair. Artık her daim dondurma yiyebildiğim için bazı şeyleri özlemiyorum. Ya da kışında deniz kenarında oturulup hayal alemine dalınabileceğimi öğrendiğim için Alsancak Limanı’nı özlemiyorum. Sadece oraya gidiyorum. Gözlerimi hiç sonu olmadığını düşündüğüm denize çeviriyorum. Ufuk çizgisi bana ben ona meydan okuyoruz. Sokak satıcısından badem alıyorum, insanları izliyorum.

Derinden soğuk bir havayla temizliyorum ciğerlerimi ve büyük bir aşkla denize bir kez daha bakıp eve dönüyorum. Tüm bunları yapmam için illaki İzmir’ e gitmeme gerek yok. Aynı şeyleri aşka benzer sevdiğim şehirlerde de yapabiliyorum. İçinde hiç kuğu kalmamış olsa da benzer hazzı Kuğulu Park’ ta da alabiliyorum. Ama bugün biraz daha farklı. Çünkü kar yağıyor.

Sakın yanlış anlamayın ben karı çok severim. İçinde adeta yuvarlanılacak bir pamuk şeker tarlasıdır benim için kar. Ama bugün biraz farklı. Kar bir başka yağıyor bugün. Nasıl anlatsam ki bunu size. Tanımlanacak bir şekilde değil kendi bildiği gibi yağıyor işte. Kar bu canı istedi mi tek düze canı istedi mi lapa lapa yağar. Ona kim karışabilir. Asi bir ruh kar, aşk gibi, sevdiğim şehirler gibi, ben gibi. Sizi hem kendisine çeker hem de bir o kadar uzaklaştırır.

Şimdi içtenlikle söyleyin bana: Kar adeta aşk gibi değil mi? Yokken özlersiniz. Varken bir başka olursunuz. İlk başladığında içinizi derin bir tutku ve heyecan kaplar. Kendinizi karın yağışına bırakırsınız. Her şey, her yer kar olmuştur. Bunun bir önemi yoktur. Çünkü sizin dünyanızda en önemli olan şey kardır. Kar bildiği gibi yağar ama siz herşeyi kendiniz için düzenlediğini düşünürsünüz. Yaşantınız eskisi gibi değildir. Değişmiştir. Farklı bir ışık vardır gözlerinizde buna kar büyüsü denir. Girdiğiniz her ortamda sizin kar büyüsüne tutulduğunuzu hissederler. Konuşmanız, duruşunuz değişmiştir. Çünkü sizin bir kar aşkınız vardır.

Bazıları bunu anlamlandıramaz, bazıları içten içe kıskanır. Tüm bunların hiçbir önemi yoktur. Varsa yoksa kardır yaşam. Keşke hep bu zamanı yaşasam diye düşünürsünüz. Ama karın kendi düzeneği içindeki dağılımı size yetmez. İnsansı hisleriniz harekete geçer. Biraz onu kontrol etmek istersiniz. Önce sözel istemler başlar, kuvvetle istersiniz hep kar yağsın hep sizin istediğiniz gibi yağsın diye. Ama bu gerçekleşmez. Ardından daha çok, daha çok yağsın istersiniz. Bir süre kar isteğinize ayak uydurur. Gerçekten çok yağar. İnanılmaz keyif alırsınız. Kim kimin oyuncağı olmuştur bilinmez. Birbirinize karışırsınız. Sonra siz her istediğinizde kar yağsın isteyince işler karışır. Birden büyü bozulur tuhaf bir şey olur. Bir süre sonra kar sizin istediğiniz gibi yağmamaya başlar. Düzeniniz değişir. Eve hapis olmuşsunuzdur. Kımıldayacak yer kalmadığından çok sıkılırsınız. Vazgeçilmez sandığınız kar artık dayanılmazdır. Dinmesini istemezsiniz ama hayatınızda olmayan başka şeyleri özlersiniz. İllaki bu özlemlerin çok marjinal olması gerekmez. Herkes karlı günlerde güneşi özleyebilir. Ama ben bu günkü gibi tek düze yağan kara dayanamadığım için tipiyi özledim. Yani hep tutku olmalı. Hep bir hız, kovalanacak bir şey. İçinde ateş olan, yaşama ateşi olan bir tutku bu. Her şeyin bir sonu olacağını unutturan bir tutku. Karında bir sonu var. Tıpkı aşkın bir sonu olduğu gibi. İşte bunu görmekten kaçınmak için hep savaşmıyor muyuz?

Aşk bitse bile neden yüreğimize sığdırdıklarımızı hep hatırda tutmaya çalışırız. Yalnızlığımızı unutmak için mi? Kar bize yalnızlığımızı unutturur mu? Yoksa tek başımıza olduğumuzu daha mı çok yüzümüze vurur? Aşk ve kar gerçekten birbirine benzer mi? Aşk insanı üşütür mü? Ya da kar gerçekten insanı ısıtabilir mi? Aslında ne kadar zıt görünseler de ikisinin özünde de insanı harekete geçiren bir dokunuş vardır. Sanırım işte bu yüzden aşk ve kar yaşamın vazgeçilmezleri arasındadır.

sürecek..

Sana Annenin Çorbasından Yaptım


bu gün “beni öyle bir yalana inandır ki ömrümce sürsün doğruluğu
iyileştim de!


Beni kuzum hasta olmuş. Ateş sarmış her yanını. Bu soğukta benim kuzum kor olmuş; dudakları çatlamış bedeninin sıcaklığından. Kara gözlümün sözleri solmuş. Benim kuzum hasta olmuş! Kış kuzumun bedenine tutunmuş öyle geçiniyor şimdilerde. Kış bu sene fakir kalmış; ısınmak için yürek kovalamış. Benim KUZUMU bulmuş! Kanadı kırılmış kışın, gelmiş benim KUZUMUN dalına konmuş. BİRİCİĞİM! Hasta olmuş..

İnsan demez mi hiç hasta oldum diye! Bir ışık göndermez mi?

Üşüme sakın. Hemen iyileşmen için dua ediyorum. Annenin çorbasından yapıyorum sana için ısınır şimdi. Memleket türküleri, bizim ellerin havası, az Annen koydum çorbana. Sen ister tuz koy, ister biber! İçine kendimi koydum. Selam koydum şehrimden sana. Kimi özledinse kapa gözünü o gelecek rüyana. Annenin çorbasından yapıyorum sana. Üşüme tamam mı? Sakın yalnız kaldım sanma. Gökyüzüne bak şimdi. Çocukluğundaki yıldızlar kucaklayacak seni. Ay bir görünüp, bir kaybolacak göz kırpar gibi. Tüm düşler bu gece senin. Kapa gözlerini emin ellerdesin. Yıldızları her gece yakan bakacak sana. Ben de geleceğim. Düş sanma, gerçekten geleceğim. Usulca öpeceğim gözlerinden, bir kaşık çorba içireceğim sana. Baban seslencek "erkek adam naz yapar mı?" diye.. Annen "oğlum" diyecek sana..

Annenin çorbasından yaptın sana. Sabaha bir şeyciğin kalmayacak. Sakın bir daha hasta olma. Kapa gözünü şimdi masal anlatacam ben sana. Babaannemin masallarını anlatcam. Masal masal içinde diye söze başlayacağım. Bir varmış, bir yokmuş. Develer tellal, pireler berber iken, ben ninemin beşini tıngır mıngır sallar iken bir Uzağa Giden Kadın varmış. Aslıdna yeryüzünde pek çok canlı yaşarmış. Uçanı, kaçanı, yüzeni, sürüneni, tüylüsü, pullusu, zırhlısı, kanatlısı, hörgüçlüsü, iki ayaklısı, kırk ayaklısı, minicik olanu, dev gibi bakanı, inananı, inanmayanı diye başlayacağım. Masallar fısıldayacağım sana gece gece.. Başka ilacım yok benim. Başka yorganım kalmadı. Sözlerle örteceğim üstünü, kalbimle saracağım seni. Sonra dua edeceğim. Çabuk iyileş diye..

Çabuk iyileş tamam mı? Ben sana yine pişiririm Anne’nin çorbasından. Çorba içmek için hasta olman gerekmez ki. Söyle ben pişiririm.
Sonra ekmek gibi doğrarız şiirleri, masalları çorbana. İçersin! Belki beni görürüsün rüyanda.

Kapına bi tas çorba bıraktım dumanı üzerinde. Ona sokak kedisi muamelesi yapma. O sadece dumanı üzerinde bi tas çorba.. Yüreğimden sana!


Yakında yayınlacak olan Uzağa Giden Kadın isimli romandan alınmıştır.

Mezarlık Notları-II

Harama bulaşmış gözlerim hırsızlık ediyor
Öte dünyadan çalıyorum biraz biraz
İçimden bir ses
Etme!
Eyleme!

Diyor…
Yoluma gidiyorum biraz biraz



Gizlice gül bahçesine girmiş gibiyim
Makamı var ile yok arasına sıkışmış olanlar ruhuma dokunuyor
Varlık sahasını terk edecek gibiyim
O anda ayağıma bir çalı dolanıyor
Nereye?” diyor
Sıradayım” diyorum
Çalı yolumu açılyor

Gidiyorum..

Dağ taş mezar olmuş
Yüreğimdeki ateşi hisseder rüzgar
Ilgıt ılgıt yarenlik ediyor bana

Bir gün beni de buraya gömecekler
Hacıbayram’dan gelmeliyim ben
Kuşlar uçar yüreğimden şehrin o yakasında
Sümüklü, yalın ayak çocuklar koşuşturur amaçsızca yollarda
Oyuncakları hala misket, uçurtma ve çamur olan çocuklar onlar
Yüzlerine ayakkabı boyası bulşamış, az hayatı cigaradan ciğerine çekmiş yeni yetmeler sokağından geçmeliyim
Eski taş cami
Çile odalarında kendini arayan insanların nefesleriyle titrer
Simitçiler seslenir
Susamları ben yedim, hamurunu size bıraktım yaşayanlar
Seyyar satıcılarıyla bakar bana
Yolun kıyısında kaval çalar ama adam
Belki bir bozlak uğurlar beni
Belki bir halay
Eski şehrin eskimeyen insanları durur bir “fatiha” okur yürekten
Yazık der biri dört kolluya bakarken
Üzerimi örten yazmam o anda yazar zihinlerde
Kimdi?
Neydi?
Nasıl yaşayıp gitti…
Bir yazmanın oyasıyım şimdi
Oyaladığım dünyası oyalasın beni
Kıkırdar bir genç kız, yolun karşı yakasında yüreğindeki delikanı attıran gence bakıp
Halden insan sesleri yükselir
Kale el sallar bana
Şehrimi geze geze gelirim
Var ile yok arasına tutunulan bu kapıya

Mezarlık Notları

PEMBE LALE

Elinde sımsıkı tutuyor
Ama incitmeden
Yaralı bir kuş saklı sanki avuçlarında
Açsa ellerini üşüyecek
Açmasa solup gidecek
Avuçlarında saklıyor
Arada ellerini gevşetiyor
Göz ucuyla bakıyor
Hala orada saklı mıdır diye
Sonra hızla kapuyor avucunu
Sanki uçup gidecek
Ilgıt ılgıt nefesini üflüyor
Üşümesin diye sarıyor
İçine işliyor
Belki de onunla yaşama tutunuyor

Uzaktan bakıyorum ona
Gözlerimde yakalanma korkusundan eser yok

Usulca çöktü yere
Açtı ellerini
Avuçlarından gülümsedi güneşe
Plastik pembe bir lale
Rengi solmuş
Uçuk pembe
Az gün görmüş belli
Gerçeği gibi olmaz ama
Göz yaşıyla tozunu aldı önce
Öptü
Sonra dikti toprağa

Şimdilik!
Yeni kazılmış mezarda dikili kaldı lale
Başında yazgısıyla 697888
Doğruldu
Fatiha’sını sürdü yüzüne
Dokundu toprağa
Eyvallah dercesine
Bir rüzgar esti
Savruldu lale
Usulca yürürken kaygan zeminde
Hayat temkinliğiyle
Bir ara döndü baktı
El salladı
O anda göz göze geldik
Soluklandı
Mırıldandı
Lale” dedi
Lale” dedim
Hıçkırıklara boğuldu
Ben ona baktım
O bana bakamadı
Gitti!
Yürüdüm taze mezara
Dokundum laleye
Dile geldi
Can dedi!
Ey can…
Plastik lale cana susadı…
Yürüdüm oradan usulca

Şakılar, Memleketim ve Aysel..


Aysel Gürel karlı bir günde öteki dünyaya doğru yola çıktı. Kar, Aysel’e belki gelinlik oldu. Her zamanki gibi kendi farkını koydu Aysel. Yolculuğuna bembeyaz karla başladı. Sarındı pamuk kara, umuda doğru yola koyuldu. Bu dünyada insanların izleri silinmez ruhunda sözler bırakan Aysel umarım daha güzel bir yere gidersin. Yüreğinden taşan sözlerle karşılanırsın.

Bizim nesil… Yüzyılın son çeyreğini ciğerlerine çeken nesil az eksiktir. Örselenmiş. Herkesin kayıp sandığı bir nesil olarak biliniriz. Darbeler arasına sıkıştırılmış, kapitalizin outleti haline gelmiş bir ülkede varolmaya çalışan bir grup insan olarak tanımlanırız. Ruhuna prangalar vurulmuş, şaileri, romancıları, şarkıcıları olmayan ancak bu memlekette var olmaya çalışan bir nesilliz biz. Söyleyecek şarkımız yoktu bizim. Şarkılar yasaklıydı. Hasan Mutlucan’ın izlerini notalardan silmeye çalışan bir nesildik. Sözlere sığınacak notalarımızı kaybetmiştik. Kitaplarda değişim devrimin silinip, inkılapın eklenmesiyle geldi. Adı devrim olanlar, evrimleştirildi. Darwin sonrası bir kuşağın şarkısını kim söyledi?

En büyük değişim şarkılarla geldi. Çünkü şehride müzik, zihinlere yazılan kitap gibiydi. Canına yandığımın coğrafyasında müzik aslında sözdü. Birbirine kendini ifade edemeyenler, şarkılara sığındı. Herkesin bir şarkısı vardı. Şarkılardan fallar tutuldu önce. Kimine bahar, gül, bülbül nedense bana hep hasret düştü. Seçimlerde slogan oldu şarkılar. Hadi bakalım kolay gelsinden sonra gelinen son nokta Onur Akın’ın sesinden Geliyor Kılıçdaroğlu oldu. Değişen Türkiye’nin tarihinde şarkılar yürek yangınıydı. Şakılar göz yaşında saklandı. Şarkıların içinde gizli sevdalar vardı. Şakılarda umutlar, özlemler ve bir hayat vardı..

Bazı şarkıları bir nesil sadece sözleri için dinledi. Çünkü öyle şarkı sözlerini kaleme aldı ki Aysel ruhumuz müzikten öte sözlerde attı.

Bir Firuze
Bir Ünzile
Bir 1945
Yalnızca Sitem

Ve onlarcası.. Sağ ol Aysel! Seni hep başka yüzlerinle gördük. En insan yanlarını görmedik, göremedik.. Gördüklerimizse okyanusta kaç damla be Aysel!

Kar bugün benim şehrimi yerle yeksan etti. Uzaktaki sevgili bir merhabayı eksik etti. Bir sen giderken sözler bıraktın. İşte ben de bunu ona söyledim. Belki duyar be Aysel..

Yüreğine Düşen Cemreyim

Bugün düştüm yüreğine.. Kor halindeki ateşim: CEMREYİM!

Kaderimizdeki baharı bulmak için yola çıktık biz seninle. Yedi gün arayla kaderimizi yazdık yeryüzüne. Önce havaya, sonra suya, en sonunda da toprağa sorduk kaderimizi.

Hava dile geldi “önce ben saracağım sizi” dedi. Siz ikiniz, iki sevgili kışa baharı getirdiniz. Yüreklerinizdeki aşk ateşi yükseldikçe ben ısındım. Şubat olmak çok zor. Hele uzaklarda Şubat olmak daha da zor. Oysa bir kızın mevsimi olmak var. NİSAN! Bir kıza onun mevsimi gelmek gibi var. NİSAN! Korkulardan sıyrılıp yürekleri ısıtmak var. Önce bana düştünüz siz. Bugün bana düştünüz ikiniz. Ben sizin aşkınızla ısındıkça dünyaya sevgi gelecek. İnsanlar, sizin aşkınızla beslenen güneşi yeniden keşfedecek. Ağaç, çiçek, böcek, yürek uyanacak. Siz bugün bana geldiniz. Aşkınızla havaya can verdiniz. Ben ilk kor halindeki ateşim, havaya düşen cemreyim..

Sonra su gelecek dile. Yüreğiniz su değil mi ikinizin? Su! Berrak su! İçinde insan olan su. Kanın yüzde doksanı su. Hayat değil mi su? İçinde çoşkuyu, tutkuyu, hüznü, dinginliği taşıyan su. Boş bir şişenin içine sevginizi yazıp bana atmadınız mı? Birbirinizi bulmak için bana dert yanmadın mı? Ya nasip ya kısmet diye oltanızı atmadınız mı! Yüreğimde gezen balıkları rakı şişenizde saklamadınız mı? Sen Kadın! Denize karşı oturmadın mı? Rüzgara karşı durmadın mı aşkın için. Sen Adam onca yorgunlukların, hırpalanmışlıkların ardından huzur istemedin mi? Ruhuna dokunan bu Kadın için denizleri aşıp gelmedin mi? Bir çocuk düşlemediniz mi? Sen Kadın her çocuk bir umuttur demedin mi? Sen Adam yeniden düş kurmak için zaman geçti demedin mi? Kadın yüreğini tuttu sonra. BİZ olmak istiyorum demedi mi sana. Sustun suya baktın anımsa. Kadın2ın yüreğinden damlayan suya baktın. Göz yaşına tutundun ya… Sonra tüm düşlerinizi suya saklamadınız mı? Ak, pak bir kader için yola çıkmadınız mı? Bana çocuğunuzun gülümsemesini yollamadınız mı? Tam 14 gün sonra ikiniz bende buluşacaksınız. Yağmurda yürüyen uzaktaki iki sevgili gibi dünyaya ineceksiniz. Siz bana düşeceksiniz. Ben ikinci kor ateşim, suya düşen cemreyim.

En sonunda gerçek olacaksınız dedi toprak. Yeryüzündeki hayatı bulacaksınız. Yeryüzünde öyle bir aşk yaşayacaksınız ki toprak başaklarla dolacak. Elleriniz çalışacak. Yüreğiniz aşkla dolacak. Haykıracaksınız YAŞAMAK ÇOK GÜZEL. Sevdadan düşen yürekler çınlayacak aşkınızla. Herkes kendinden bir parça bulacak bu yolda. Havayı rüzgar, denizi korkunç kabarıklığıyla dalga sarsacak. Oysa düşen düşmüştür yüreklere. Aşk yengeç gibi kendine doğru yürürken ben üçüncü kor ateş toprak hep yanınızda olacağım..

Doğarken
Ölürken
Hesap Gününde
Dirilirken
Cenette
Cehennemde

Çiy kuşu ötecek birazdan.
Bu demektir ki umut saracak her yeri.
Ilık ılık atacak yürek.
Zihin coşacak mevsim mevsim..
İşte o an başlayacak bizim zamanımız…

Yüreğine düşeceğim cemre cemre…
Senin benim zihnime düştüğün gibi!

Tüm zamanlarında sesim çınlayacak kulağında..


Seni seviyorum!
Seni seviyorum!
Seni seviyorum…

Penceresine Ekmek Bandığım Ev

Akşam 20:00 sularında ikinci işimden çıkıyorum. Yoğun geçen bir günün içinden geceye doğmak zor. Gece de bunu bildiğinden yavaş yavaş siyaha dönüyor. Gün ile gece arasında sanki sadece bir tek benim şahit olduğum 15-20 dakikalık bir kavuşma sahnesi var. Gün denen filmin en çok bu sahnesine bayılıyorum. İşte bu nedenle 24 saat içinde hep bu anda yaşıyorum.

Bahçeye açılan bir ofisim var.




Her gün iki- üç saatimi bu ofiste geçirmeme karşın en son ne zaman bahçede oturup keyif yaptığımı anımsamıyorum. Süte boğulmuş kahve içmeyi çok özledim. Kolestrolüm tavan yaptığından beri sevdiğim şeyleri yemeye ara verdim. Yok, öyle sabah kahvaltısından bal, kaymak, ceviz ve tulum peyniri. Kahve ve esmerşin çikolata sevdam da baltalandı. Sex and the City’i gördükten sonra 40 yaşımı imgelemeye başladım. Haftada üç sabah yüzüyorum ama bu yeterli değil; aynalardan aldığım referans bu yönde.

Ben aslında başka bir şey anlatacaktım, neler neler yazdım. Konumuza son sürat geri dönelim. İkinci işimden akşam 20:00 sularında çıkıyorum. Kırmızı bir odaya kilitliyorum tüm dertleri. Çantamı alıyorum, içimdeki kırmızı ruhla yola koyuluyorum..




Sokağa ilk çıktığımda ılık bir rüzgâr çarpıyor yüzüme. Sersemletici bir dokunuş bu. Bir tokat gibi patlıyor rüzgâr yüzümde. İşte o anda aklımdaki tüm düşünceler uçup gidiyor. Gündüz yitirdiğim zamanların acısı, geceyi karartıyor. Karatma gecelerinde özgürlüğe yürümek bu. Başka coğrafyalara gitmeden güneş, gün ışığı ile yıkıyorum yüzümü. Saatlerdir kapalıyım. Özgürlük değil mi benimkisi? Azatlı özgürlüğü yaşıyorum. Bak yine konudan konuya sapma davranışları. Azatlı özgürlük ile ilgili yazımı en kısa zamanda okuyacağınızı söyleyerek iş çıkışı sahneme geri dönüyorum.

Dışarı çıktığımda sersem sepet önce çevreme bakıyorum ve nerede olduğumu anlamaya çalışıyorum. Oturmaktan dolayı uyuşmuş ayaklarım, benden davacı olduklarını karıncalanma şeklinde bildiriyorlar. Dudağımda alaycı bir gülümseme. Bu da yeni moda oldu. Bu gülümseme yapıştı kaldı yüzüme. Oysa sadece kendimle alay ediyorum. Kendime gülüyorum. Gözlerim radar gibi tararken etrafı, bir kalabalık çekiyor dikkatimi. Apartman kapısının önünü işgal eden kediler dantel örerek kocasını bekleyen, ah bir de çay olsaydı diye hayıflanan dedikoducu mahalle kadınlarına benziyorlar. Beni gören kedi kalabalığı, alacaklısını görmüş borçlu gibi bir anda sağa sola kaçışıveriyor. Siluetimin bu kadar etkili olduğunu görmek egomu güçlendiriyor. İki basamak inince kaldırımda buluyorum kendimi. Nedense hep dönüp çıktığım apartmanlara bir bakarım. Belki vedalaşırım. Belki emanet ederim bıraktıklarımı. Önümü dönünce başka bir dünyaya adım atmışım hissine kapılırım. Ardımda neler neler bıraktım, diye düşünür müyüm? Cevapsız sorular sormaktan vazgeçmem gerek.. Otuz üç yılın sonunda bunu öğrendim.

Sessiz bir sokak burası. Güneş elini eteğini çekince buralardan daha da yalnızlaşıyor sokak. Yürürken ayak seslerimi duyuyorum. Güneş, usulca benden gidiyor. Geceye karışıyorum.

Unutulmuş bir sokakta yürümek içimi ürpertiyor. Şehrin en hareketli caddelerinden birine açılan bir kapı aslında bu sokak. Işıklı ve hareketli caddenin gölgesi bu kadar sakin demek ki. Dönüp gölgeme bakıyorum. “İçimin dinginliği sen misin?” diye soruyorum.





Yanıt alamıyorum. Yürümeye devam ediyorum. Ayak seslerimi duymayı bıraktığımda çevremdeki tüm seslerin ve görüntülerin hücumuna uğruyorum.

Sağlı sollu apartmanlarca kuşatılmış daracık bir yokuştan aşağı inerek evime doğru gidiyorum. Yol boyu dizilmiş ladin ağaçları ve onların arasına sıkışmış kırmızı güller serenat yapmakta sokağa. Birbirine benzeyen apartmanlar arasında ilerlerken bir ev dikkatimi çekiyor. Fark ediyorum ki hemen her akşam burada bir mola veriyorum. Eve bakıyorum. Sanki evin içine düşecekmişim gibi bakıyorum. Gözetlemek değil benimkisi. Kocaman bir pencerenin içine hapsedilmiş bir dünya var sanki o evin içinde. Beni çeken, büyüleyen bir tını var. O eve baktığımda bedenimin içine hapsedilmiş ruhumu görüyorum. Ev pencereden fırlayıp gözlerimin önüne düşerken, ruhum bedenime köle olmaya devam ediyor. Ruhumun, bedenimden fırlayıp gitmesi an meselesi biliyorum ama anlatamıyorum! Ev, ruhum; pencere, bedenim.. Bu sadece bir anoloji. Saçmalamıyorum

Çok hoş bir ev. Işık hem var, hem yok. Duvarlarda yağlı boya resimler. O kadar çok ki ama nedense bu çokluk beni rahatsız etmiyor. Mavi bir kedi tablosu var. Ona bayılıyorum. İyi ki hiç bakmamışım Kocaman salona bitişik mutfak hemen göze çarpıyor. Geniş salonu ortasından ikiye bölen ahşap masanın üzeri genellikle yemeklerle kuşatılmış oluyor. Tam açlıktan ölme saatlerim olduğundan yemeklere göz atmadan edemiyorum. Aklımda geçiş töreni yapan canımın çektiği her şeyi o sofrada görebiliyorum. Ağzımın suyu akarken, elimde bir parça ekmek olsa da şu evin penceresine bansam diye düşünüyorum. Bir gün apartmandan içeri gireceğim. Bu evin zilini çalacağım. Size ekmek getirdim ben Tanrı misafiriyim diyeceğim. Ajda Pekkan o anda söylemeye başlayacak…


Ben bunları düşünürken ev sahibi usulca perdeyi çeker her seferinde. Dudağımda hınzır bir gülümse evimin yolunu tutarım. Çalarım belki kapısını bu evin bir gün kim bilir. Kul hakkı derim!

Penceresine ekmek bandığım ev! Tülün hiç kapanmasın. Her geçişimde ben, mavi kediyle göz göze geleyim.. Selam verip yoluma devam edeyim..



Sen Duydun Mu Bu Gece Ay Tutulacak Sevgilim

şimdi ay usul,
yıldızlar eski hatıralar
gökyüzü gibi gitmiyor üzerimizden
geçen geçti
geçen geçti
hadi geceyi söndür kalbim
şimdi uykusuzluk vakti
bu gece Ay tutulacak
bu gece Cemre Ay’a karışacak






Bu gece Ay tutulacak sevgilim.

Cemre düştü ya havaya.
Allah baba bir şölen düzenlemiş insanlığa!
Görmeyen göze bir şey gösterilemez ama.
Ay bakıra çalacak, yarım tutulacak bu gece.
Bir yarısı Sen, diğeri Ben
Ayrı düşen yürekler buluşacak bu gece
Havaya düştü cemre..
Ay geceye!
Ay tutulacak bu gece.
Satürün ve Mars bize görünecek uzaklardan.
Başka hayatlar peşinde koşmayın diye fısıldayacaklar.
Ben gözlerine bakacağım.
Gözlerindeki Ay tutulacak.
Cemre ve Ay!
Sen ve Ben!
Allah baba ne kadar cömert aslında.
Tüm bu güzellikleri teğette geçebilirdik.
Ama teğet geçemedik hayatı.
İnadına katık ettik yaşama birbirimizi.
Cemre yüreğimize düştü bu gün, Ay gecemizde tutuldu..

Uyumak yok bu gece bize.

Pencerenin önündeki kırmızı koltuğa tüneriz birlikte.
Demokrasi neferi sokak lambamız yanar.
Kış şarkı söyler sokağa.
Arada kediler gırlar
Alkımdan battaniyemize sarılır bekleriz.
Ay tutulurken gökyüzünde yıldızlar olur mu sevgilim?
Kaç yıldız Ay’a kaçar dersin.
Yüreğimize gökyüzü kaçar mı sence?
Ufuk çizgisindeki hayatlar!
İşte yudumlarız süte boğulmuş kahvemizi.
Sen bana anlatırsın gününü geceni.
Ben de sana türkü söylerim.
Gözlerimizdeki Ay tutulur.
Gamzelerimize dolar AY!
Gülümseriz.


HABER: Ay Türkiye saati ile 14.38'den itibaren tutulacak. Akrep ve yelkovanın dansı 16.38 olduğunda tam 50 dakika Ay tutulacak. Ezan güneşe serenat yaparken Ay kendi düşlerine dalacak. Biz Ay’ın tutulmasını göreceyeceğiz. 2009 DÜnya Astronomi Yılı olduğu için çokhoş etkinlikler de düzenlenecek. Belki seninle Rasathaneye gideriz...


Yılın ilk Ay tutulması ve ilk Cemre'nin düşüşü bugünü bulmuş! Bu bir tesadüf olamaz! Söze Cemre düştü.. Sözü Ay tuttu! Ay, Cemre'yi tuttu. Benim yüreğim seni!