İyi Hayat Nedir?

Dün keyifsiz bir gün geçirdim.. Çok korktuğum ve kadere hükmedemeyeceğimi düşündüğüm bir olayla yüzleştim. Yüzleşmeye her zaman hazır olmuyorsunuz. Canım acıdı. Sessizce geçti tüm gün. Birkaç telefon konuşması dışında hiç kimse ile konuşmadım. Kendimle bile konuşmadım. İç sesimi kıstım. Sesi kısabiliyor insan, ama düşünceleri... Çağan Irmak’ın unutulmaz filmi Babam ve Oğlum’dan bir sahne anımsadım bir ara, mırıldandım durdum "İnsan büyüdükçe, hayalleri küçülür mü?"

Filmler yön verdi dün hayatıma. Cazcı Kardeşler filminden bir sahne tırtıkladı beynimi sonra. "Tanrı’nın verdiği bir görevdeyiz" diyen iki adam silueti gezinip durdu zihnimde. Arabalarının deposunu yeni doldurmuş, ceplerinde yarım paket sigara ve Şikogo ‘ya (İnadına Türkçe yazacağım!) iki yüz elli kilometre varken kendi misyonlarının farkında olan ve bunu yüksek sesle söyleyebilen bu iki adamın siluetini kovamadım zihnimden. Neydi bu adamların görevi diye düşündüm: Büyüdükleri yetimhaneyi kurtarmak için bir konser vermek. Peki benim görevim neydi? Yaratıcının bana verdiği görev neydi? Hiçbir şey bilmiyorum. Hiçbir şey bilmediğini iddia eden birinden daha bilge biri var mıdır? Kendi cehaletimi görmek, şişkin egomun yerle yeksan oluşu ve hiçlik hırkasına talip olmak.. Bak yine ego iş başında. Aşmış akıl mı, şaşmış akıl mı?

Tüm öğretilerimden sıyrılabilir miyim? İnsanların çoğu kültürümüzün bize sunduğu bir çok durumdan habersiz. Bunun ana sebebi tüm öğrenmeleri okula, daha çok üniversiteye bırakmış olmamız. Herkes üniversiteye gitmiyor. Üniversiteye gidenlerin hepsi felsefe dersi almıyor. Felsefe derslerini alanların çoğu bu öğretiyi özümsemiyor. Özümsediğini düşünenlerse şimdi nerede ve ne yapıyor? Bilmiyorum. Kendi hikâyemi kovalıyorum. Bu yazınında bir başlangıç olduğunu biliyorum. Kendimden düştüm, kendime gelmeye çalışıyorum.

Ben canım yanınca giderim. Acıyla temas etmemek için belki. Bu gidişler beni çok yorar. Bu seferde ustalığımı imha ederken acemiliğim, sadece dönüşlerde rastlanan bir suskunluk içindeyim. Başta dedim ya canım yanıyor. Otuz dördü dolandığım şu günlerde öylesine çıkıp gitmek de pek hoş karşılanmıyor. Gökyüzü hüzünlü benim şehrimde bir kaç gündür. Gözyaşlarına yağmur denmiş ve bu yeryüzü için bereket bilinmiş. Ne fark eder. Anlam yüklediğimiz kadar varız. Gökyüzü ağlıyor ya da yağmur yağıyor..

Doğduğum kentin sokakları bugün dar geldi bana. Limon’la (sarı araba!) daha önce hiç girmediğimiz sokakları arşınladık dün. Yol çalışması nedeniyle değiştirilen güzergâhlardan bir zahmet sürücüleri haberdar etmeyen pek sayın belediye sayesinde şehrimin tüm viraneliğiyle yüzleştim. Girdiğim her çukurda kendime sordum "iyi bir hayat nedir?" diye. Bu soruyu ne zaman sorsam başıma bir bela gelir. Varsın geldin. Sorgulanmayan bir hayat yaşamaya değer midir? Sınadığım insan ve/veya Yaratıcı değildir. Sınanan kendimim biliyorum.
İmtihan edilirken, imtihan edemem değil mi?

Son günlerde doğrudan ve basit sorular soruyorum. Ama sorduğum bu soruları yanıtlamanın o kadar basit olmadığını görüyorum. Şeytanın avukatı kesildim. Birbiri ardına, kendimi zora koşmak için bir sürü soru soruyorum. En sonunda gerçek ile hayal arasına sıkışmış boş bir sokakta buluyorum kendimi ve soruyorum: "İyi hayat nedir?".

Bu sorunun yanıtı verebilmem için yer merkezli evren görüşümü terk etmem gerek. Çünkü bu görüşte asıl olan benim. Nasıl mı? Fiziksel dünyayı, doğrudan doğruya fiziksel bedenimin merkezinden görüyorum. İşte bu nedenle algıladığım dünyanın merkezi benim. Bu durum herkes için aynıdır. Nasıl mı? Çocuklar ben-merkezli dünyayı gerçeklik kabul ettiklerinde buna benmerkezcilik (egosantrizm) diyoruz. Yetişkinler kendilerini evrenin merkezi olarak gördüklerinde ise mevcut durumu egoizm olarak adlandırıyoruz. Egoizm hayatın ahlaki boyutunun bir kategorisidir. Egoizm bir insanın kendi fiziksel var oluşunu, kendi seçimlerinin öncelikli temeli olarak görmekte ısrarcı olmasıdır. Evrenin merkezi benim. Eşsiz ve biriciğim. İnsanım! Narsizme kayış mı var ne? Yaşam denen tecrübe yolu kısa sürede bize diğer varlıkların bizi sınırlama ve arzularımızı gerçekleştirmemize engel olma gücüne sahip olduklarını öğretir. İşte bu öğretilerle engellenmiş olan ben gibi bireylerde çıkar ve sorar "İyi hayat nedir?"

İyi hayat diye bir şey yoktur!

Bugün iyi dediğin şey, yarında iyi olmaya devam edecek midir? Yaşamın dizginlerini tutmak öyle kolay değil. Yine aynı sözler, aynı düşler, aynı terane...
Bence iyi hayat, ölüm çaldığında kapını tereddütsüz gidişe hazır olmaktır, pişmanlık duymadan. Ötesi bilmiyorum..

Sahi bilmediğimi nereden biliyorum?





Black - Wonderful Life
Yükleyen novosibirsk

Özgürlüğe Nüfuz Etmek: Eski Teraneler..

Özgür olmak!
Kimse tarafından mecbur bırakılmamak..
Kimse tarafından sınırlandırılmamak..
İşte benim özgürlüğe çizdiğim sınır bu.

Tanımlamak bile, sınırlandırmak değil mi özgürlüğü?

Eğer biri, siz aksini isterken, sizi bir şey yapmaya zorluyorsa veya istediğiniz bir şeyi engelliyorsa özgür müsünüz?

Bugün yaşadığımız, artık azatlı özgürlüktür. Azat eden ve edilen arasına sıkışmış bir özgürlük.. Azad eden kim? Azad edilen ne? Yani belirli şeylerin nasıl olması gerektiğine karar verme inisiyatifine sahip olmadan özgür olunabilir mi?



Azatlı özgürlük; düşünce ve eylem arasında ki denge olarak düşünülebilir. İnsan, düşüncede özgürdür. Düşünürken olmazları olur yapabiliriz. Düşüncenin ahlakı yoktur, o sonsuzdur. Düşüncede doğmalar yoktur, o yolsuzdur. Düşünce, işte bu nedenle köle değildir; ancak suçludur. Ben yedi yılık bir esaretten geldim. Düşünceden, düşüp geldim. Sadece bir çiy tanesiyim. Ama, zihin en büyük hapishane olduğunu çok iyi bilirim. Günaha soyunur çoğu zaman zihin. Sorar? Sorgular! Çünkü o düşünür. Eylemlerinse ahlakı vardır. İnsanı bağlayan da eylemlerdir. Bu nedenle eylemler kanundur, yürürlüktedir.
O halde eylemlerin, özgürlüğünü belirleyen nedir?

İblis ?!



Eylemleri özgür kılan İblis midir? İblis özgür müdür? Kendisi özgür olmayan eylemleri özgürleştirebilir mi? İblisin işi insanı yoldan çıkartmaksa, sadece bir misyon adamıdır. Kendi iradesi yoktur. Sınırlı bir zamanda, sadece kendine biçilen işi yapmaya mahkum edilmiştir. O halde iblis yolludur; yani, tanımlanmış bir hayatı sürer. Oysa insan yolsuzdur. Çünkü düşünendir. İnsanında, iblisinde mahkûmiyeti aslında kendi iradesidir. Ortak paydaları ise seçme özgürlüğüdür. Azatlı özgürlükteki, azatlı seçme özgürlüğü..

Yaratıcı, insan ve iblise en büyük cezayı, daha var oluş destanının başında vermiştir; seçme özgürlüğü!
Siz cezanızı aldınız mı?
Sahi siz en son kendi iradenizle neyi seçtiniz?

İblisin, mahkûmiyeti saplantılıdır. Gönüllü mü yoldan çıkmıştır sahi iblis? Kendini göstermek, ben de varım demek için illa ki kötü mü olmak gerekir? İblis belki de kendilik keşfine yenilmiştir. İblis bir ergendir! Ergenlik bireysel bir keşiftir. Ne çocuk, ne erişkin.. Sadece bir zaman dilimine sıkışmış bir nefeslik ömürdür aslında İblisinki. Kendi git ve gelleri arasında savrulup duran bir ömür. Savruluşlarda özgürlük olmaz. Bu sadece bir uçtan diğer uca arayıştır! Bulunacak nedir? Soldan sağa, sağdan sola beraber ve solo geçişlerin olduğu siyaset sahnemiz aslında bu buluntuların göstergesidir. Antik kent! Kalıntılar bize neyi gösterir! Özgürlük! Adını sıramıza yazdığımız özgürlük..

Karanlık adamların hüviyetinizi sorduğu zamanlar…. Eyvallah deyip sırtımızı dönüp gittiğimiz zamanlar…. Yüreğimizi memleket diye attırdığımız zamanlar…. Bir ulusun var oluşunun adının çetelerle kirletildiği zamanlar…. Özgürler! Ne kadar özgürsünüz?
Azatlı mısınız?

İçinde yaşamaya değer tek toplum, özgür insanların kendi kendilerini yönettiği toplumdur. Köleler ancak kendi kendilerini serbest bırakırsa özgür olabilirler. Eğer onların zincirlerini bir başkası kırarsa köle özgür değildir. Bu sefer de kendi zincirini kıran kişinin kölesi olmuştur. İnsanın özgüleşmesi için kendini keşfetmesi gerekir. Bu bir kaderdir. Günahlar ve sevaplardan öte, iblis ve melekten öte bir keşiftir bu. İnsan kendi özgürlüğü için kendini bilmelidir. İlim kendin bilmektir.
Özgürlük kendini bilmektir.



Bir şeyi gerçekten kendimiz için seçebilmek çok değerli bir yetidir. Kant, değerli olan tek şeyin rasyonel seçimler yapabilme olduğunu vurgular. Dünyada ve ötesinde, iyi istenç niteliğine sahip olmayan iyi bir şey tasavvur etmek imkânsızdır. Kant için iyi bir hayata sahip olup olmadığımızı belirleyen şey, yaşadığımız tecrübeler değil, yaptığımız seçimlerdir.

Seçimim nedir?
Benim seçimim kader yolunda yürürken ona hükmetmek değildir.
Sadece kaderimi seçebilmektir!

"Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, "ne yaparsak yapalım kaderimiz böyle" deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamı değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin." (Aşk Şeriatı, sf: 275 - Elif Şafak)



Beklemek Nasıl Bir Şeydir Bilir Misin?

 
 
 
Beklemek nasıl bir şeydir bilir misin?
Tüm dünya kollarını açmış, seni kucaklamaya hazırken
Dizlerinle kolların arasına sıkıştırıp, sımsıkı sardığın kalbini
Olduğu yerde durdurmaya çalışmaktır.
Kalbinin çarpıntıları vururken zihnine, gün üzerine üzerine yürüdün mü hiç?

Beklemek nasıl bir şeydir bilir misin?
Bir kıyıdan, ötekine doğru gözünle köprü kurup
Karşı kıyıya varıp varamayacağın üzerine, şarkılarla bahis tutuşmaktır.
Karşı kıyıya varınca ne bulacağını hiç düşünmeden,
Hayal perdesinde bir köprü kurdun mu hiç?

Beklemek nasıl bir şeydir bilir misin?
Derin alınmış solukların, aşktaki uzaklık mesafesi olmadığını ummaktır...
Aldığın soluğu sevgili sanıp, içinde tuttun mu hiç?
Her seferinde bir kaç saniye daha fazla içinde kalması için sevdiğinin
Kendi soluğunda boğuldun mu hiç?

Beklemek nasıl bir şeydir bilir misin?
İyi ararsan dönüş yolunu bulabilirsin!
Nereye dersen?
Cevabı zaten beklediğindir.

Fotoğraf: Özgür Çakır

PALA



Bir gün bu dünyadan göçüp gidersem Suna'm!
Boşa gider göz yaşların ağlama..
Kader dedik, tüm yaşanmışlıkları alın çizgisi ettik.
Alın yazısından geçtik Suna'm..

Gece soyununca siyahını, seni görüyorum gündüz gözüyle düş niyetine
Cigaramdan aldığım her nefeste dağlar duman aman...
Dağın ardını hiç düşünmedim ben
K'af dedim
D'ağ dedim
Ben sadece basit bir yaşam sürmeye geldim
Kendi soluk tarlamda yürümeye azmettim!
Olduğunca oldu
Sadece gönlünce murad almadım be Suna'm
Senin gönlünce sende konaklayamadım telli turnam.

Kömür gözünde yanamadım
Sırma saçında toka olup kalamadım
İnce belini de saramadım
Sevdamın adını koyamadım

Sakın ardımdan ağlama Suna'm!
Gün uzun
Ömür günden kısa
Bakma dalıp gittiğime uzaklara
Bir gençlik türküsü söylediğim
Yarım kalmış, belki hiç söylenmemiş
Sevdanın bugünü olur mu Suna'm!

PALA!
Derdini yazmış bıyığına...
Uzunluğu, gürlüğü derdinin çokluğudur
Anlayana...

Aşk sıradanı olmuş bu dünyaya senden gayri başka ne diyeyim Suna'm!


Fotoğraf: Özgür Çakır

ÖTEKİ İSTANBUL




hangi sularda serap görülür?
kaf dağının ardını görebiliyor musunuz?
ya da aysbergin alt kısmını
öküzün altındaki buzağıyı?
bedeninden sıyrılıp kendine bakabiliyor musun?
içini görebiliyor musun?

göremiyorsun!


insansın çünkü..
kokuna, sesine bu kadar yabancıyken
ancak ötekine tutunarak ayakta duruyorsun!

öteki
varlık ya da nesne ne fark eder ki
sana var olduğunu hissettiren öteki

tutun ona

tutuna bildiğin kadar tutun.

ötesi..

kim bilir ki?


Fotoğraf : Özgür Çakır




HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI DEVAM EDİYOR..


BİR MİLYON KALEM: 23 NİSAN ÖZEL SAYISI

Gözlerine bakıyorum insanların
Gözlerin içinde sanki çocukluğa doğru açılan bir kapı var
Belki bu yüzden gözler hiç yaşlanmıyor
Belki bu yüzden çocuk gözlerde hiç yalan barınmıyor
Ne kadar büyürsen büyü çocukluk gözlerde taşınıyor!

Zaman, çocuk gözlerin yüreğini kör etti. Büyümek sanki hayallerin küçülmesiydi. İnsan geliştikçe renkler çoğalmıyor, alkımdan tonlar bir bir azalıyordu. Evvel zaman içinde diye başlayan masallara ne olmuştu? Hayat, artık masal masal içinde yaşanmıyordu. Çocukken herşeye gülümsüyordu insan. Topraktan pastalar yapıp yeniyor, kağıttan evlerde yaşanabiliyordu. Oyun en ciddi işti. Büyüdükçe her şey değişti. Pasta yapmak için çok malzeme gerekliydi. Kağıttan ev 7 şiddetinde bir can sarsıntısına yenik düşüyor, altında kalanları yutuyordu. İş ise oyun değildi. Kriz denen bir canavarın son dişiydi. Aslanın midesinde hiç oyun gizlenir miydi?


Derken herşey değişti. Dünya kirlendi. Hayvanlar, bitkiler bir bir öteki göç etti. Savaş acı yüzleriyle hemen her gün başka coğrafyaları işgal etti. Dünya, artık eski dünya değildi. Balinalar bile dayanamayıp karaya vuruyor, insanlara "hırsın, acımasızlığın, barbarlığın sonunun olmadığını.." fısıldıyordu. İri balina gövdesi, bir çocuğun yüreğine saplanan bir şarapnel tanesiydi. Ama bu çığlıkları duyan yoktu! Ozan tabakası delinmiş, buzullar erimişti.


Kimin umrunda.....


Fatoş hala okula gitme derdindeydi! Onun arkadaşı sokakta çalışıp ailesine yardım etmek. Şehrin sisli dünyasında elinde bebeğiyle, televizyon dünyası arasına sıkışmış öteki çocuğa ne demeliydi. Irak'ta, Afkanistan'da, Kamboçya'da savaşa, teröre kurban olan çocuklara ne demeliydi...........


Böyle bir manzara içinde mutluluk bastığın yerde biter miydi? Belki de bu yüzden insanlar sadece acıları paylaşır hale geldi. Mutluluk sanki cimrinin cebinde gizliydi. Paylaştıkça çoğalmayı unuttu yürekler. Şimdiki zaman bezirganlarının kölesi olmaya başlayınca gözler önce kuşlar gitti uzaklara. Hastalıklar çoğaldı. Derken yağmurlar küstü toprağa. İşte o anda bir çığlık sarsı dünyayı. Doğarken ağladı insan! Doğarken daha başladı mücadele. Bir bebek açtı gözlerini hayata. Dua diye aktı gözlerden yaşlar. Her akan g'öz yaşı, aslında yürek temizlenmesiydi. Başlayan yeni bir gündü. Güneşin hayata seranatını duymak vaktiydi.


Öğrenilmiş çaresizlik hırkasını atmak zamanı gelmedi mi artık!


HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI bir başlangıç olmalı umutların kadimleşmesi için. Küçük bir kızın sesine kulak verdik. Kocaman bir grup haline geldik. Bugün gücümüz bir kütüphane kurmaya yetiyor.


BirMilyonKalem 23 Nisan ÖZEL sayısında çocuk gözlerle dünyaya baktık. Yaşamın yalınlığı karşısında yüreğimiz titredi. Çocukluğumuzu şimdiki bilinçlilik halimizle anlattık. Sonuçta hepimiz aynı gökyüzünün sarıp sarmaladığı soluklardık. Gökyüzü aynı maviydi. Sadece ona tonunu biz verdik. Şimdilik bizden bu sayfaya düşen 50 ton var. Sevgili okurlar, ruhunuzun görebildiğini yaşayın. Öteleri görebilmek içinse hayal edin. Hayal gerçeğe uzanan el. Dikkat edin gerçeğinin kırılmasın. Kırılmış gerçeklere binip hayal köprüsüne gidilmiyor. İşte o zaman çocuk gözler yaşlanıyor!


1MK olarak bu sayfaya yürek koyan, zihin eken herkese çok teşekkür ediyoruz. Kalemleriyle yaşamı biçimlendiren, gönül yolculuğumuza ortak olan tüm KONUK YAZARLARA, editörlerimiz PİNO, ÇOCUK, Zuhal Voigt, Naif Karabatak ve Özlem Baki'ye teşekkür ediyoruz.


Çocuk gülümsemelerinde saklanmak umuduyla..


Yaşasın 23 NİSAN!



BirMilyonKalem 23 Nisan ÖZEL sayısında buluşalım..

A. Şebnem SOYSAL - Erkan BAL





ISSIZ BİR ADAYA DÜŞSEM YANIMA ALACAĞIM AYRILIKLARIM

Gidişler
Uzağa gidişler
Kız kardeşim gibi..
Dedem gibi..
Yollamaya kıyamadıklarım!
Erken vedalara..

Bir gece yarısı. Bir telefon çalar. O anda zil sesiyle aranda kuvvetli bağ oluşur. O seni, sen onu hissedersin. Konuşur seninle ince ince. Bilirsin, bu ölümün ince davetidir. Sıra daha sana gelmemiştir. Ama ensende bir soğukluk hissedersin. Aklına ilk düşen, bu sefer kim öldü sorusunun dayanılmaz yankısıdır. Bu sefer kim öldü?

Telefonu açınca bir suskunluk olur. Derin bi soluk çekersin. Soluğu vermek sanki ölmek demektir. İnce duru bir ses selamlar seni. Yaşamı yüklenmiş ses hıçkırıklara boğularak bir isim fısıldar. Sahiden canını yakan işte budur. Senden bir can kopmuştur. Senden bir nefes. Ama hala sıcaktır bedenin. Hala çarpar kalbin. Hala acıkırsın, susarsın, birine sarılmak istersin. Derin boşluk sararken seni, geçmişteki keşkeler koşar imdadına. Dersin her şey ne kadar boş. Çalışmalar, çabalamalar, yitik sevdalar, hırslar, yalanlar, dolanlar. Yüzüne bir tokat gibi çarpan hayata serzeniştir. Yaratıcıya belki ince bir sitem!

Aynı şehirde soluk alıp verdiğimiz ama uzun zamandır nefesine nefes katmadığımız insanlar vardır. Oysa yaşamı birlikte yürürsünüz. Üzeriniz de emeği çoktur. Her zaman eli omzunuzda olan gerçek dosttur. Ölüm çaldığında kapıyı sadece bir telefon zili kalır ondan geriye. Yüreğiniz kanar işte o anda. Paylaşılan her an geçen yüreğinizden bir bir. Oysa giden gitmiştir. Oysa giden sizsinizdir. Bir ana sıkıştırılmış paylaşımlar, geleceğe taşınamamıştır. Soluk bitmiştir. Hem gidenin, hem de kalanın. Soluk bitti.. Ölüm saati işte o andır.

Her ölüm aslında hesabın başlangıcıdır. Ağlamalar aslında kendinedir. Yaşarken kendinden gidişlere isyandır. Ölüm aslında kendine gelmektir bir anlık. Yüzleşmek! Bir adaya düşmek belki. Giderken yanımıza alacağımız ayrılıklar vardır. Tüm ömür boyunca kaçtığımız ve bir türlü yüzleşemediğimiz ayrılıklar. O adaya gitmek gerek. Tüm ayrılıkları alıp gitmek. Kavuşup geri gelebilmek mümkün mü? Bilmiyorum.

Bu gün ıssız bir adaya düştüm ben. Yanıma tüm ayrılıklarımı aldım. Unuttuğum bir ben vardı. Onu uyandırdım. Giyindim kendimi. Rüzgar sardı beni. Aktı iki damla yaş. Hala soluk alıyorum. Yaşam yolunda yürüyorum. Kronolojik sıraya dizdim ayrılıklarımı. Geçmiş zamana sarılmış mezar taşları..

Nisan bu; Zalimdir! Doğarsın. Çok acı vardır yüreğinde kimse bilmez. Çünkü bize acıyı paylaşmak öğretilmemiştir. Acı yürekte gizlenir. Acı mahremdir. Mutluluk paylaşılır ki insanlar gönensin..

Giydim ya kendimi.. Uyandırdım ya kendimi. Acıya gelmedim. Acıtmaya gelmedim. Bu benim öğretime haksızlık olurdu. Yaşama! Yürüdüğüm yollara! Yaşamıma zenginlik katan insanlara.. Bugün yitirdiğim tüm canlarıma aldığım soluk armağan olsun.

Doğuma ve ölüme! Nisan zamanlara..

Allah rahmet eylesin. Zaman nedir ki? Bir gün kavuşacağız. Bir gün! Bir gün.. O zamana dek bir adaya düşünce ben yanımdasınız. O ada zaten soluktur!

Dün geceden beri çok canım yanıyor. Selahattin Şenol’un anısına yazıldı bu satırlar. İsmini belki siz şimdi duydunuz. Ben de emeği çoktur. Hoca’mdı benim! Abi’m! Dertleştiğim! Güldüğüm! Yedi yıllık esaretimde yanımda olan ender insanlardandı.. Sabah kahve içtiğimdi. Onca makale yazdık birlikte. Daha yeni bir kitapta bölüm yazdık beraberce. Kaç çocuğun ruhuna dokundu Allah bilir. Babaydı o! Eşti! İnsandı! Çok seveni vardı. Dağ gibi adamdı. Bir nisan günü çıkıp gitti. Aslında yazacak daha çok sözümüz vardı. Hakkını helal et Selahattin Abi! Sadece bir kaç damla göz yaşım ve verebildiğim sadece bu satırlar.

ALLAHA EMANET OL!
KENDİN GİBİ KAL ORALARDA..
BENİM SEVDİKLERİME SELAM SÖYLE.
TÜM SEVDİKLERİME SELAM SÖYLE!
NİSANA KIZMA..
NİSAN BU ZALİMDİR!
HOŞÇA KAL SELAHATTİN ABİ’M!
HOŞÇA KAL!


* Üzerinden tam 1 yıl geçmiş... Sabah içim titredi.
Ömrün en üretken çağında 40'lı yaşlarda uzağa gitti..
Bugün bu satırlardan geçen herkes yaşamındaki en mutlu anı düşünsün.
Benim biricik SELAHATTİN ABİM için.
Mutluluk benim bildiğim en güzel duadır çünkü..



HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI DEVAM EDİYOR..


YÜREĞİNE KAÇTIM BU SABAH


Sadece sende saklanmak istedim bu sabah
Uyandığımda yanımda olmayacağını biliyordum
Dokunmaktan öte gözlerimi açınca gözlerinle yaşama başlamak istedim
Gözlerindeki gülücüktüm belki
Gözlerindeki iris değildi hayata açılan ışık!
Aslında o benim gülüşümdeki gamzeydi
Gözlerindeki irisim
Nereye bakarsan benim
İçine saklandım!
Gözlerine
Renk sensin
Işık benim
Bakan sensin
Gören benim
Ben senim

Seni giymek istedim bu sabah
Elbise gibi tenini giymek
En kuytuda çıplak kalan yerlerde seninle bir olmak
Ben seni giydim bu sabah
Yağmur yağıyor şimdi
Yalın ayak balkondayım
İçime sen yağ istedim ince ince
Rüzgar çok hoyrat
Kokundan eser yok onda
Dokunuşundan!
Senden!
Yağmur tokat tokat inmekte bedenime
Seni bekliyorum
Özgür bir dokunuş, tek bir nefeste
Ayaklarım yalın!
Ruhum yalın!
Sana geldiğimden beri hayat yalın!
Seni içime çekiyorum tek bir nefeste

Yüreğine kaçtım bu sabah
Uyandı dört odacık
Dedim ki çarp iki hece
Yetmez!
İki kelime
Yetmez!
Döndür dünyayı yüreğine kaçtım bu sabah
Yağmasın yağmur
İki odacık iki karıncık sevişelim
Durdur dünyayı sana geldim
Sende saklanmaya geldi
Ayaklarım yalın
Bir tek sana geldim!

HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI DEVAM EDİYOR..


BİR HAYAT OYUNU

Değişen zamana karşın, sabit bir mekanda bir yaşamakmış hayat.
Bir nevi gün doldurmak işte.
Yaşama direnmek benimkisi.
Belki de yaşamı dizginlemek.
Sanki bir halat çekme oyunu oynuyorum.
Bir ucunu benim çektiğim, hatta illa ben burada kalacağım diye tepindiğim..
Diğer ucunu ölüm çekiyor, “zaman doldu” oyununu ustaca oynuyor.
Bir ip oyunu hayat.


Yaşam sanılan aldatıya, açılan bir pencere gibiyim
Eskiliğim, köhneliğim beni görünmez kılan bir zırh.
"Her an, her haldeyim"
Kimse bilmez, kimse görmez.
Hayalimde çiziyorum kaderimi, her halimi..
Fikrinden sürgün edildiğime davetsiz misafirim.
Bilirim o bana küsmez.
İnşallah!
Her eskinin içinde bir dokunulmamışlık vardır.
Rüzgara kendini sunan, zamana askıntı olmuş bir can gibiyim.
Siz o canı, bir rüzgar gülü olarak görürsünüz.
Bastıkça rüzgar tokatını bana..
Duyun beni!
Görün beni!
Hissedin beni!
bur-da-yım..
bur-da-yım..
bur-da-yım..
Bulun beni!


Zor değil beni bulmak !

Baktığınız yöndeyim.
Pencereler uzanan bir el gibidir
Tut elimi doyasıya yaşa
Sanılır ki gün her şeyi açığa çıkarır.
Oysa pencereler de gölgelere sığınır.
Haneye ne dolar bilinmez.
Işık çeker insanı kendine kendine.
Işıktan öteye geçmek hırsı basınca insanı, boş odalara ışıklı karanlıklar hükmeder.
Işık-karanlık çekişmesinde yitip gider nice ömürler
Bu yazık hikayenin ben neresindeyim ?

Hayat benim durduğum yere göre değişiyor !

Başımı kaldırıyorum gökyüzünün en tepesinde böbürlenen güneşe sadece kısık gözlerle bakıyorum ..
Sitemkar bir gülümseme basıyor yüzümü.
Sahibine söyle, üzerimden çeksin seni; ben cehennemin ne olduğunu biliyorum diye mırıldanıyorum.
Ateşe yazmış benim kaderimi
Demire şekil vermek değil,
Demir karşısında dize gelmek hayat
Öğrendim.
Eğri odun idim
Bir tek kendimi bildim


Dünya dönüyor diyorlar ama her şey sabit kimse bunun farkında değil.
Nesneye şeklini veren başka, anlamı yükleyen başka.
Bunu bir tek lambada aşkla titreyen alev biliyor, bir de gecelere sığdırdığın tek gösterimlik rüya filmler.
Kader kimseyi açıkta koymamış.
İyi bakarsan başını sokacak bir yer buluyorsun.
Hayat bir ip çekme oyunu.
Bazen elini kanatırcasına sımsıkı tut, bazen koy ver gitsin.




Aklımın nakliye ederken yeni güne
Bir somun ekmek dilimde
Gün, geceye sarılıyor
Zihin denen hapishanenin çile odalarında geçen ömrüme gecenin karanlığı ancak merhem olabilir.
Gece aslında tüm günahları açık ediyor
Bunlarla yüzleşmekten korkan insan uykuya koşuyor

Fotoğraflar: İskender Yıldırım (Görsel Etnografi sitesine teşekkürlerimle ..)



HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI DEVAM EDİYOR..


Son yazımı yorumlayanlara..

Sesler bu dünayda hiç kaybolmaz.
Göremediğin şeyler yok mu sanırsın!
Tellal haykırmış meydanda
Sesi yankılanmış kulaktan kulağa
O söz bir şekilde bulur sahibini
Ha bağırtı, ha fısıltı......
Sen seslen ben duyarım..

.Uzağa Giden Kadın.

Ahmet_ Nazım'ın bir şiiri vardır, ne zaman bir simitçinin önünden geçen onu mırıldanırım kendime. Sakarya çay ocağı vardır sen bilirsin, tam Mülkiyelilerin yanında. Öğrenciyken oraya çok giderdim ben. Dünya başka güzeldi orada. Sonra dışarı çıktığımda hangi mevsim olursa olsun, gece ya da gündüz fark etmezdi burnum yanardı hissettiklerimden dolayı. Sanki baharı yaşar gibi. Seni okuduğumda o günleri anımsıyorum, ince bir gülümseme yerleşiyor dudaklarıma. Bana dediğince yaşamı hep sevmeli, simitin üzerindeki susam taneleri gibi ömür.. Her sabah uyandığında baharı hisset sende, yazdığın dizelerce.

Digital Kelebek_ "Aşka niye takıntılısın bu kadar?" diye soruyorlar sana. Aşk bir yol değil mi? Önce kendine, sonra senden öteye ulaşmak için. Çok uzağa gittim ama hala aklımdaki uzaklara gidemedim. Belki bir gün.. Hayat her yerde dediğince. Mutluluk o da yaşanan an içinde. Hepimizin dilediğini bulması dileklerimle.

Beenmaya_ Bazı insanlar vardır: Görünce için titrer, bir his kaplar içini sanki çok önceden tanır gibisindir onları. Sen de benim için öylesin. Kendin gibi kal! Şarkıda dediği gibi hep böyle kal.

Evren_ İsmini söylemeyi çok seviyorum senin. Çünkü adın tüm dünyayı, varoluşu kucaklamak gibi. Benden öte, benden içeri.. Yazdıklarını düşündüm. Benim dedim durdum bir kaç dakika. Hayatım boyunca tek benimdir dediğim şey aklım oldu; çünkü, o tek sermayemdi. ÇOCUK! dedince ise hep akan sular durdu... Hepsi bizim değil mi? Saklanmak işte bu yüzden çocuk gülüşlerinde.

PİNO!!!!!!!!!!!!!_ Nazenin bir ruh, kelebeğin kanat çırpışı gibi. İnsan, bir düşü ancak senin kadar sahiplenir ve gerçekleştirmek için uğraşır. Onca yakınlık içinde ne kadar uzakmışım sana. Ama bak yollarımız kesişti. Güzel yüreğinden öperim. Nice zamanları birlikte paylaşmak umuduyla.

Nazpek_ Nice yıllara.. Yaşam sahiden sediklerimizle güzel! Teşşekkür ederim.

ESMİR_ Şehrimin sokaklarında yürürken oradan oraya koşturan insanları görünce birden her şeyi durdurasım geliyor. Onca hareket içinde ki duğanlığa ve kaybolmuşluğa kafa tutmak. Bu kadar kısa zamanda kenetlenen yürekleri görünce mırıldanıyorum......... "benim hala umudum var!" İyi dilekleriniz için çok teşekkür ederim.

coffeé_ Anne ve babama teşekkür ettim. Sanırım onlara verebileceğim en güzel armağan da buydu. Her yıl doğum günümde sevdiklerime bir armağan veririm çünkü. Bu yıl işimi çok kolaylaştırdınız. Şimdi ben teşekkür ediyorum size. Kendi yansınızı gözlerime düşürdüğünüz için.

Haşim Arıkan_ Aynı mevsimin çocuklarıyız ikimiz, bir gök kubbe altında. Bundanmış demek ki sözlerinizin ruhunda bıraktığı ayak izleri. Her izi takip ettiğimde başka bir mana denizi bulmam. Nisanmış, birazcık insan.. Biraz çocuk, biraz erişkin. Yaşamın tüm güzellikleri sizinle olsun. En kısa zamanda dost satırlarınızda yeniden nefes alabilmek umuduyla..

Sade_ İyi dilekleriniz için teşşekürler. Yüreğinizden geçen tüm güzellikler sizin olsun.

DELFİNA_ Ne yazsam bilmiyorum ki. Seninle karşılaşsak bir gün ve sımsıkı sarılsak. Gözlerinin içine baksam, çocukluğumdan bugüne getirdiğim bir kaç dost ve oyuncak gibi. Ömür yolunda hep birlikte yürümeyi düşlediğim.. İyi ki varsın!

y._ Ben de okuduğumda içim titriyor sizi. Duyguları böyle anlatabilmek yalın ve olduğu gibi. Hayatı da böyle yaşamak........ Olduğundan ne çok abartarak, ne de yatsıyarak. Annem çok mutlu oldu yazdıklarınızı okuduğunda. Teşekkürler.

Funda_ Huzur ve sağlık hepimizin olsun. Sevgiyle..

Aydan Atlayan Kedi_ Ben yaşamdaki tesadüflere inanmam. Çünkü, bu hayatta her şey her şeyle ilgilidir. İlk okuduğun yazın CUMA MEKTUPLARI VEDA.... Bunu yazan bir yüreğin yanında olmak istedim. Bak yanındayım. Bende gördüklerin sesnsin arkadaşım. Senin kendi güzelliklerin.. Kendin gibi kal. Sana bir şey olmasın!

Uğur Erhan_ :))))))))))) Biliyor musunuz Sizi okumayı çok seviyorum. İnce zeka ürünü satırlarda yürümeyi ama en çok bitiriş cümlenizi bak bu espriydi:) Güzel günler bizim olsun.

Kardelen_ Avuçlarında kır menekşesi... Hayali bile ne kadar güzel! Gelir gider bu sayfaya düşünce ekersiniz. Hepsi zihinde saklıdır bir gün size söz olarak döner. Aklımdasınız. Teşekkürler.


Efsa_
T.S. Eliot'un bir şiiri vardır ben çok severim. Nisan ayların en zalimidir diye.. Nisan başkadır! Demek etrafın bahar dolu. Ne hoş. Peki ya Bezelye? Dediğince insan her gün büyüyor. Kutlanacak çok şey var. Sahiden artmalı özle günlerin sayısı. Belki her soluk tören gibi yaşanmalı. Şikayetten silinmeli sözlüklerden. Görecek güzel günlerimiz olsun.


LoLLa_
Güzel yürek! Elinde yaşan terazisini tutmak ne zor. Her şeyin ölçüsünü tutturmak. Dozunda acı, yeterince mutluluk ve huzur. İşte dua bu. Yaşamı derinden hissedebilmek, hissettiğini hissettirmek. Zaman hep senden yana olsun. Değişmeyen şey sadece bakış açısı çünkü.. Sevgiyle..


.... ve SİMİNYA_
Sonunda izin kopardım senden. Seni yazacağım!
Kalem yetecek mi bilmem. Yüreğinden baharı topladığımsın sen! Kimse bilmez, kimse görmez. Özü, sözü bir güvenilir kaç soluk gezer ki şu dünyada? Kelimelere gelince....... Sahibi bir tek olanı, ben sadece aklıma saklımışım neye yarar değil mi? Paylaşmaktır yaşamak. Sen biriciksin! Sevgiyle..


Bu sayfadan sessizce gelip geçen, yürek koyan, düşünce eken herkese teşekkür ediyorum.

Nice zamanları paylaşmak umuduyla..
Hepinizin sayfalarına bir gelincik bıraktım!
Hayat DOSTLARLA güzel.

Çocuk kahkalarında kaybolmak umuduyla!


33. Yaşımın Son Günü..

Sabah 6 suları. Gözlerimi açtım birden. Kulak kesildim, salondan gelen sesleri anlamaya çalıştım kendimce. Doğruldum birden. Bir ürperti kapladı içimi. Sonra parmak uçlarıma basa basa sesin geldiği yere yöneldim. Neler olduğunu anlamaya çalıştım. Kırmızı kareli battaniyenin altına girmişler, koltuğun içine gömülmüşler, yakın gözlüklerin ardına saklanmışlar ikisi de. Birbirlerine birşeyler gösterip gülüşüp, ağlaşıyorlar. Şaşkınlığım ve korkum sesimde yankılandı o anda "Napıyorsunuz siz orada!" . Kendi sesimin tınısından kendim irkildim. Öfkelerin altında korkular vardı sahiden birden gülümsedim. Şaşkınca bana baktılar.

Birden her zaman ki o berrak ses beni karşıladı. "Gel" dedi Annem. "Gel!" Girdim battaniyenin altına. "Yalın ayaksın yine, buz gibi ayakların" diye mırıldandı Annem, sadece güldü bu bildik serzenişe Babam. Albüme bakıyorlarmış. Babam gençliğim diyor, annem ne güzelmişim. Sıra benim fotoğraflarıma geldi. İkisi de öylece baktılar bana. Anıları paylaşıyorlar, bense sessizce dinliyorum. "Ben yaşlandım" dedim. Gülmeye başladılar. "Aramzıda 30 yaş var" dedi annem. "34 oluyorum yarın" dedim. "Ne güzel" dedi babam. Dolu dolu yaşadın işte. İstediğince yaşadın. Bir sessizlik oldu. Film şeridi yaptım geçen 33 nisanı izledim o kısacık sürede. Yaşadım dedim!

"Kahvaltıyı bu sabah ben hazırlamayacam" dedi annem. İki çift göz bana yönelince, mutfak bana kaldı. Bir bir masaya koyarken yiyecekleri düşündüm hayatımı. Bu günü düşündüm... Çocukluk anılarımı dinledim kahvaltı boyunca. Annem ve babamın yüzündeki çizlerde gülücük olarak kalmak güzeldi. İyi evlat olduğumu duymak. Her zamanki gibi hayır dualarıyla çıktım evden. Bu sefer siparişelerim vardı. Yarın doğum günü meleği olacağım! Çünkü bu evde aynı anda iki kişinin doğum günü kutlanacak. Yarın birimiz 34, diğerimiz 5 olacak.

Yarın CEVAT ILGAZ'ın da doğum günü. Abimin oğlu ama benim de evladım o. Ilgaz'la kader arkadaşıyız biz. Nisan onun doğumundan sonra zalim değil benim için. Hayatımdaki en unutulmaz sanineyelerdi onun doğduğu an. Doğum denen mucizeye tanık olmak. Elime aldığım an, giydirdiğim an. Kulağına adını fısıldayışım. Ona hoşgeldin oğlum deyişim. Kucağımdaydı benim doğum günü armağanım. O gün bugündür her gün yeni şeyler öğreniyorum. Hayata uyanmak için bir nedenim olduğunu biliyorum.

Giyindim 33 yaşımın son gününe uygun. Kapıdan çıkarken dönüp anneme baktım. Beni doğurduğu yaştayım. Annem güzel kadın. Saçlarımı onun gibi kestirmişim zaten. Annemin gençliğine benziyorum. Gülümsedim anneme. El salladı bana. Keşke dedim o anda... 30 yıl sonra bu sabahı düşündüm. Sevmiyorum keşke demeyi ama dedim. Şu hayata dair tek keşkem! İnsanın her karşı bir çocuğu olmalı dedim içimden.

Sonra Limon'la (sarı araba!) yarenliğimiz başladı. Yol akıp gitti. Aklımda bu yıl kendime verdiğim doğum günü armağanı. Çocuk gülümsemelerinde yaşamak istiyorum. Beni seven herkese sesleniyorum. HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI'nı destelekleyin. Limon (sarı araba!) çağırdı Poraz beyi (rüzgar!). Saçlarımızı okşadı o an rüzgar ruhumuzda gezer gibi. Duygu Can (radyo!) ortak oldu yolumuza başladı bir şarkı. 33. yaşımın son gününe böyle başladım..




Bir Aylık Ömrüm Kalmış



Sendelesen bile bazı yürümek var ya
Oh ne rahat deyi verip yayılmak varken
Kim demiş köşe başında tezgah kurmuşlar
Düşmüş işportalara sevdan gibi sevdalar
Doğuştaki o dehşetli güzellik bile
Nereden gözlersen gözle
Dolu dolu gözyaşı ile kan ile terle
Değil mi ömrüm
Elalemdir neler derler yaşamak var ya
Öküz altında buzağı aranırlarken
O ki bir an için tuz basılır yaralara
Hasretlerden süzülünür sevda gibi sevdalar
Ömrüm!


Parçalı bulutlu uyandım bu sabah. Belki hastalıktan. Bahar bedenime aşı etkisi yaptı. Kışı soyunmak zor geldi. Üşüyorum! Pek halim yok. Aslında işe bile gidesim yok. Ne bir ses duymak istiyorum, ne de birini görmek. Az kendime sarılmak istiyorum. Patates çuvalı gibi televizyonun önünde günü öldürmek var serde. İşte o anda açtım gazeteyi. Ruhumu kara bulutlar sardı. Önce şimşek çaktı. Sonra yağmur yağmaya başladı.. Bir haberdi beni yağmurda damla yapan. Okudum. Durdum ve düşündüm. Mırıldandım kendi kendime: Bir aylık ömrüm kalmış!

Hani şöyle cevabını hiç bilmediğimiz sorular vardır, bir adaya düşsen yanına alacağın üç şey nedir? Kırk yaşına kadar neler yapacaksın? Sanki hayatın kontrolü bende. Seçme özgürlüğüm var. Soluğumun kontrolü bile bende değilken, bir aylık ömrüm kalsa ve bunu bilsem ne yapacağım!?

Sarılalım bilim seline önce. Kübler Ross derki acıyı önce inkar et! Edeyim de bir ayım var kaç gününü inkarla geçireyim? Neyi yatsıyacağım. Hem yatsıma gerçekten kaçmadır; yani, başa beladır. En iyisi gerçeğe gitmek değil mi? Sonra öfkelen der Kübler Ross. İyi de kime öfkeleneceğim? Kendime mi? Bunu bana söyleyen doktora mı? Yaratıcıya mı? Ama zaten öleceğim biliyordum. Sadece doğacağım gibi beklemedim ölümü. Saatini bilmedim. Aşama aşama izlemedim ölümümü. Hazırlık yapmadım. Devlet ölüm paramı verir. Geridekiler beni sarıp, sarmalar, yıkar, paklar. Bir camide mümkünse (Hacı Bayram olsun!), bir cemaat kendi sevabına belki bir Fatiha yollar. Kuşlar uçar, simitçiden susam çalar bir serçe, onu da kedi tutar. Kediye ne olur bilinmez. O da Allah canı değil mi? Aynı yere gelir benle, aynı dili konuşuruz bir gün elbet. Öfkelen sonrası depresyonmuş haberim oldu. Vallahi 1 ayım var zaten semptom çıkararam:) Uykusuzluk, iştahsızlık, genel keyifsizlik, değersizlik.. Ölüyorum ya.. Sonra teslimiyet! Ölüm! Yok 1 ayım var!? Ne yapacağım ben şimdi..

Birden masamın üzerine baktım. Daha dün aylardır emek ettiğim projemin kabul edildiğini öğrendim. Eylül gibi ilk ödenek gelecek ve işe başlayacağım. Çalışma notlarım hala masamda. Okunan ve okunacak kitaplarım.. Her gün biraz daha yakın seni hak ettiğin gibi baştan sona okuyabilecek miyim acaba? Doğum günüme iki gün kalmış ve öleceğimi öğrensem ne yapardım acaba diye geçti aklımdan birden.


İlk feryadım: İşim! Derhal istifa eder ve sınır tanımayanlara katılırdım. Şehirlerimde her gün bir çocuk ölüyor. Ölen çocuklarla nefes soldururdum. Her gün biraz daha ölüm toplar ölürdüm. YALAN! Çocukların çığlıklarından kaçardım. Bugün Gazze’de ölen çocuğun adını kim biliyor. Kafası bedeninden ayrılmış olan çocuğun fotoğrafı sadece gazete arşivlerinde kaldı. Körfez savaşından tek hatırladığımız kare petrole bulanmış bir ördek. Oysa savaşlarda kaderi siyah olmuş kaç çocuk vardı. Afganistan'da, Irak'ta, Kamboçya'da.. Hangisinin adı var belleğimizde? Hangisinin rengi var bir fotograf karesinde? İşimden gidemezdim. Çocuksuz yaşanmaz çünkü. Ben yaşama direnmek için çocukların gülümsemesine saklandım..

Aklıma ilk kez bir ölü bir çocuk bedeniyle karşılaşışım geldi. Üstat şifacılardan biri kendine bir ölüm felsefesi edin dedi yaşım daha yirmi. Ölüm felsefesi.. Kadim kitaplar hep sarar insanı ama. Ölüm! Ölümde doğum gibi hayata aittir. Yaşamak ayağın yere basışı kadar aynı zamanda yerden kalkışıdır. Tagore, Avare Kuşlar.. İşte buydu ölüm. Gerçekten bu muydu ölüm!?

Annem ve babamı düşündüm birden. Daha yeni yetmelik zamanlarımdı. Sevdiklerimden önce ölmeyi dilerdim hep. Bir gün kardeşim cennete gittiğinde, annem ve babamın yaşadığı o tarifsiz kederi görünce bu acıyı ben yaşamalıyım dedim. Annem ve babamdan sonra ölmeliyim.

Abim! On gündür yüzünü görmediğim abim. Yaşamım boyunca hiç arkamı kollamak zorunda kalmadım ben. Çünkü her zaman arkamda beni destekleyen Abim vardı. Okumayı ondan öğrendim, kendisi ilk öğretmenimdi. Onun yürüdüğü yollardan yürüdüm. Okuduğu kitapları okudum. Gittiği okullara gittim. Ayrı düştüğümüz de oldu. Başka düşlerin ve görüşlerin peşinden gittik. Başka zihinsel mücadelelere girdik, ama yüreğimiz hep bir attı. Kahkahamız da gözyaşımız da hiç ayrı düşmedi. Biz, sadece bir ananın karnını bölüşmedik. Aynı evde teğet geçemedik hayatı. İnadına katık ettik yaşama birbirimizi. Karındaştık! Saçlarımı örenimdi, sözüme kıymet verenimdi. Beni evladım diye sevdi. Oğlu benimle ay gün dünyaya geldi. Şimdi ölemem! Abimden gidemem..

Benim kadınlarım var sonra! Çok sevdiğim kadınlar.. Yürek yapıp içine yazdığım kadınlar. Şarkılarım, içinde umutlarım olan kadınlar. Kardeşimin yerine gelen armağan Yaso! Akdeniz gözlü AYS! Yüreği ışık olan Işıl KY! Daha çok kadınım var.. İsimden öte olanlar var. Kıvılcım olup yüreğimde çarpanlar, Ebru gibi mavi olanlar.. Benim kadınlarım!

Can dostlarım var. Her gün zihnimin kapılarını çalan, yüreğime merhaba gibi damlayan..

Düşündüm, bu haberi okuduktan sonra. Yaşamımda benimle birlikte taşıdığım herkesi bir bir geçirdim aklımdan bir tesbih tanesi gibi. Aklımın nakliyesini düşündüm. Dört kolluyla münasebetimi. İnce bir gülümseme yerleşti dudağıma.
Kahvaltı bile edemedim. Yola bile düşemedim. Limon (sarı araba!) ne olacak diye geçti içimden. Onca kıyafet, ayakkabı, elbise.. Kitaplarım! CD'lerim! Gitarım! Ya düşlerim!
Peki ya kalbim? Organlarımı bağışlayalı çok oldu. Kalbimi alan kişi AŞKIMI da alacak mı peki? O çok sevdiğimi.....................! O ona gidecek mi peki?

Birmilyonkalem (1MK) ne olacak peki? Yazılarım, dostlarım... Kim sahiplenecek benim bebeği mi? Kim büyütecek onu? Yol arkadaşım'a bu kadar yüklenmek olur mu? Onu yarı yolda bir başına koymak..

Yeşilovacık'a bir kütüphane kuramamışken ?

Ilgaz'la yaşanacak onca varken...

Belki soluğum şu saniye durur. Belki bir ayım bile yoktur. Aklımda çınlayan tek söz: Ömrüm!

Limon (sarı araba!) ile düştük yollara. Düşündük şimdi bize söylenseydi BİR AYLIK ÖMRÜN KALDI diye ne yapardık? Miskinlik yok başak başak ellerimizle işe. Yapacak çok şey var. Sevdiklerimizi düşündük. İşte o anda Duygu Can (radyo!) girdi devreye..


Cem Karaca haykırdı Ömrümmmmmmmm!





Neden Çocuk Sahibi Olmak İsteriz?

İnsan neden çocuk sahibi olmak ister?
Çok zor bir soru. Ben uzun süredir kendime bunu sorup duruyorum. Artık benim satırlarımdan yürüp gidenler bilir bir çocuğa olan özlemimi.. “Bir çocuğum olsun benim! Deniz oğlum, Nisan kızım! Benim çocuğum.. Gözleri sadece sevdiğim adama benzeyen ama benim çocuğum!

İşte insan bencilliği.. Hayır bu sadece benim bencilliğim!

Bu dünyanın bir çocuk için ne kadar hayal kırıklıkları ile dolu olduğunu bile bile istemek diye kurulan cümleler takılıyor kan-beyin bariyerime. Çocuk sahibi olmayı istemek... Neden? Sadece savaş, açlık ya da hastalıklardan söz etmiyorum. Görünen köy kılavuzlarından öte. Bir çocuğa neden ihtiyaç duyuyoruz?

Sadece bir insana sahip olmak için mi?
Sonsuz yalnızlığı maskelemek için mi?


İnsan her daim yalnızdır oysa ki. Doğarken de, ölürken de. Sadece kendi yalnızlığını gölgelemek için bir çocuk sahibi olmak istemek pek mantıklı gelmiyor bana. Yaşama tutunuş kurgusu bu mudur? Kurgu buysa çocuklar köledir. Kölelik sadece beden gücüne dayalı bir sistem değildir. Kölenin ruhu yoktur. Köle efendisinin gölgesidir. Anne-baba efendi midir!? Çocuklarının kaderlerini giyenler yanıtlamalı bunu. Benim yapamadıklarımı evladım yapacak diyenler. Mirasyedilik bu olsa gerek!

Bir çocuğun ömrünü çalmak..
Bir çocuğun yaşam yolunu almak..

Öyleyse çocuk, azadlı köledir. Bu sistem içinde, sadece belli bir zamanı doldurunca kölelikten efendiliğe geçecektir. Kölelerin efendi olduğu bir sistemde hak, adalet ve özgürlük aramak ne derece anlamlıdır ki? Yaşamak! Kendin gibi.. Doya doya yaşamak.. İşte bu tek bacaklı bir sosyal güvenlik yasası gibidir.. Yasayı yapan efendi köle! Yasaya uyan köle efendi!

Gerçekten neden çocuk sahibi olmak isteriz biz?

Burada bir seçme özgürlüğü var mıdır?
Soyun devamı! İnsan ırkının geleceği! Çocuk..


Seksenlerde ülkemizin en önemli bilim adamlarından Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın yapmış olduğu bir araştırmayı anımsadım şimdi. Ülkemizde çocuk sahibi olmak demek gelecek garantisi demekti. Çünkü çocuklar büyüyecek çalışan bir güç olacak. İşçi arılar! Daha sonra da çocuk, yaşlanan anne ve babasına bakacak. Çocuk aslında bacasız fabrikaydır! Zihniyette çok bir değişim yok gibi görünüyor. Sadece takvimler değişti. Bugün ülkemizde çocuğun değeri hala aynı. Soyun devamı, ırkın vurgusu, ailenin gücü. Evet, çocuk ailenin gücü! Hatta sayısı artınca devlet yardımı yapılan çocuk! Meydanlarda sayısı açık artırmaya çıkarılan çocuk!

Ama sadece çocuk! Sadece..

Locke insan doğduğunda zihni boş bir levha gibidir der. O levhaya istediğini yaz. Eğer zihin boş bir levha olsaydı çocuklarımız bizim prototipimiz olurdu. Şükür ki değiller. Frainkenstain ve Dolly’i yaratan zihinlerimiz henüz bu kadar ileri gidemedi. Özgünlüğü yok edemedik. Henüz! Çocuk yüreğine giremedik. Ama, bazılarımız da çocuk yüreklerini erişkinleştiremedi. İşte yaşamla temasta yaşanan sorunlar böyle başladı. Otuzunda 17’i yaşamak.. Bu yaş olarak gerileme (regresyon) değil. Bazı insanların sesinde kalır çocukluk. Bazılarının dilinde, bazılarının bedeni büyür içi hep çocuk..

On sekizinci yüzyıl resimlerindeki çocukları anımsadım şimdi. Minyatür insanlar! Günümüzde değişen ne. Erişkin çocuklar! Çocuk erişkinler! Sokaklarda çalışan, erken yaşta dünya telaşesi ile karşılaşan çocuklar. Onların zihni boş bir levha değil miydi? Erişkinler olarak o çocukların zihnine ne yazdık?

Hiroşima!
Tecavüz!
Savaş!
Açlık!
Bekaret kemeri!
Okulsuzluk!
Yolsuzluk!
Umutsuzluk!
Cehalet!
Sefalet!

Onlarda güzel günler gördüler. Kimini uçurtması oldu. Kah gazete kağıdından, kah kırtasiye kağıdı. Kimi bisiklet sürdü. Kah kendinin, kah kiralık. Kimi annesinden erken ayrıldı. Kiminin annesi hep vardı ama, ayrılıktan daha çok istismar edildi. Annesinin dövüldüğünü gördü, küfür edildiğini, horlandığını. Annesinin yerinin öküzden sonra olduğunu gördü. Babasını bildi ama yanına yanaşamadı. Yanaştı dayak yedi, belki sözle hırpalandı. Çünkü, insan ancak gördüğünü gösterebilirdi. Bu çocukların anne ve babaları ne kadar çocuk olmuştu. Ne kadar kendi ebeveynlerince sevilmişti.

Çocuk olmak bizim coğrafyada çok zor. Çünkü çocukluğun tanımı yok. Süt çocuğu, oyun çocuğu, okul çocuğu, çalışan çocuk, kadersiz çocuk, kimsesiz çocuk.. İçine istediğini yaz!

Çocuk her yerde çocuk mu? Yağmur suyunda gemiler yüzdürdüm ben karpuz kabuğundan gemiler yaptığımız coğrafyada. Sarı saçlı bebeğime sarılıp uyudum. Bayram elbiseleri, okul önlükleri.. Kitaplar! Çok güzeldi benim çocukluğum. Tıpkı bir elma şekeri! Şeker hem bitmesin hem de bir an önce elmayı yiyeyim dediğim zamanlar. İşte belki de çocukluğumu bu nedenle hep yanımda taşıdım. Ya da o beni taşıdı. Belki de hep bu nedenle çocuk kalmak istedim. İnsanlığım acıdığında çocukluğuma kaçtım.

Hala aklımdaki soruya yanıt veremedim.
Sahi siz neden çocuk sahibi olduğumuzu düşünüyorsunuz?




HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI
23 Nisan'da bir çocuğun gülümsemesine saklanmak istiyorsanız...



İşte adresler..

HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI
Psk. Dr. A. Şebnem Soysal
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi
Çocuk Nöorloji Bilim Dalı
10. Kat Beşevler- ANKARA
0312 202 60 02

HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI
Yeşilovacık Belediyesi
Yeşilovacık-MERSİN


Hakkım Çocuk Olmak!

Çocuk olmak..

Hangi çocuğu anlatayım diye düşündüm…
Çocukluk bu!
Ele avuca sığmaz ki..

Çocuk!
Büyülü harfler vardır, bilir misiniz?
İnsanın dilinde dans eder onlar
Kelimelerin ruhu harflerdedir.
Harfler oyalar tüm konuşmaları, günlerin hayatı işlediği gibi
Noktalı kaç harf bilirsiniz ki siz
İşte biri bende gizli
Allah, daha anneCİMin karnındayken işaretlemiş beni
Adı'm üzerinde vurgulu..
Çocuk!


Yaşadığı, yaşatıldığı yere benzer çocuk..
Kimi çocuk anneciğinin yüreğinde yaşar
Kimisi babasının işinde
Bazen evin bütçesinde
Şanslı olanlar sevgi tenceresinde!

Çocuk evinin aynası..
Büyümüş de küçülmüş çocukların dünyasında,
Çocuk gibi çocuk olmak!
Her gün anne - baba olmayı öğrenir,
Kendi çocukluğunu evladının yaşantısında temize çeken akıllar.
Zordur ayna karşısında durmak
Anne - baba olup da sormak "Ayna ayna söyle bana.................."
Duyacağın cevaba hazır olmak..
Bir çocuğun yüreğinde koşmak,
Elma şekeri kemirmek,
Uçurtma olup uçmak
Oysa her kader bağımsızdır diğerinden..

Bir çocuk aynadan ne ister?

Bir anne, bir baba!
Bir de özgür bir ruh..
Kendini yaşamak için.

Ardını dönünce anne - babasının "birey" olarak var olduğunu gören ÇOCUK
Yürür yaşama kendinden emin..
Kaderinin işaretlendiği andaki
Heybetini, azametini, dinçlik halini ortaya koyar;
Yaşar çocuk!

Çekirdek aile düzenini koruyun! Her çocuk bir aile ister..






Fotoğraf: Özgür Çakır



HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI
23 Nisan'da bir çocuğun gülümsemesine saklanmak istiyorsanız...



İşte adresler..

HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI
Psk. Dr. A. Şebnem Soysal
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi
Çocuk Nöorloji Bilim Dalı
10. Kat Beşevler- ANKARA
0312 202 60 02

HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI
Yeşilovacık Belediyesi
Yeşilovacık-MERSİN

Uygun Adım


yarenlik bizimkisi
uygun adım hayat yürüyüşü
ben senin gölgende usul usul
sen benim kanatlarımda pır pır

ritmi tutturduk mu?
tutturduk…

aynı yolda kendimiz gibi yürüyen değil miyiz?
gem takılmış bir aşktan öte!

yeter ki yüreğin kuş olsun, aklın değil…



Fotoğraf: Özgür Çakır


HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI
23 Nisan'da bir çocuğun gülümsemesine saklanmak istiyorsanız...



İşte adresler..

HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI
Psk. Dr. A. Şebnem Soysal
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi
Çocuk Nöorloji Bilim Dalı
10. Kat Beşevler- ANKARA
0312 202 60 02

HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI
Yeşilovacık Belediyesi
Yeşilovacık-MERSİN

Her Çocuğun Bir Masalı Olmalı Kampanyası - II


Çok uzun zamandır beni heyecanlandıran bir olay olmamıştı, düne kadar. Bir sürü insanın, çok kısa bir zamanda birleşip bir güç haline geldiğini görmek beni inanılmaz sevindirdi. Krizlerin yürekleri yuttuğu, iyiliklerin yastık altı edildiği, şimdi zaman bezirganlarına bırakılmış bir dünyanın güzel insanları bir bir yeryüzüne indi dün. Tek bir amaç etrafında toplandı herkes. Çocuklar için yapılmayacak şey yoktu ki..

Dün bir kez daha hissettim bu dünyadaki en güzel müzik bir çocuğun kahkahası. Bu şarkının hiç bitmemesini umuyorum. Hemen her gün, dokunduğum, hissettiğim tüm çocukların yüzlerindeki bir gülücükmüş aslında beni yaşama bağlayan. Cem Karaca'nın şarkısını mırıldanıyorum şimdi doğarken ağladı insan............... Canına yandığımın dünyasında ağlamasın hiç bir insan!

BirMilyonKalem'in öncülüğünde başlattığımız HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI'na zihin eken, yürek koyan herkese sonsuz sevgilerimi gönderiyorum. Kitapların ihtiyaç sahiplerine ulaşması için çabalayan pek çok insan var. Başta Erkan BAL, ÇOCUK, Naif KARABATAK, Gökçey, Pınar BÜYÜKGÜRAL ve Cemil SOYSAL olmak üzere emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum.

Bu arada 23 Nisan da 1MK de yayınlacak olan ÖZEL sayfaya Hürriyet Gazetesi yazarlarından Yonca TOKBAŞ'tan destek geldi. Kendisinin bir yazısı sayfamızda yayınlanacaktır. Ayrıca; 1MK yazarlarına bir destekte dost kalemler Delfina, Kara Kalem, Pino, Aydan Atlayan Kedi'den geldi. Sevgili dostlarımız 23 Nisan ÖZEL SAYFAMIZDA yazılarıyla bizlerle birlikte olacaklar. Bu sayfada yazı yazmak isteyen dostların birmilyonkalem@gmail.com adresine e-posta yollamaları yeterlidir.

Kampanyamızı sayfasındasında duyuran dostlara Delfina, Pino, Kalemhane ve Gazete Adıyaman'a.. Facebook'ta Kampanyamıza ilişkin iki çağrı kitap dostlarının posta kutularına düştü. Her Çocuğun Bir Masalı Olsun ve 23 Nisan Kitap Kampanyası...

Diyorum ya güzel şeylere gebe yaşam. İşte onlardan birisi daha oldu bu sabah. Oturmuş bu satırları yazarken ben, okurlarımızdan Serpil KILAVUZ'un yolladığı paket ulaştı elime. Ansiklopediler ve romanlardan oluşan emaneti için çok teşekkür ediyorum kendisine.

Kitapları ulaştıracağımız adresler:

Psk. Dr. A. Şebnem Soysal
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi
Çocuk Nöorloji Bilim Dalı
10. Kat Beşevler- ANKARA
0312 202 60 02

HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI
Yeşilovacık Belediyesi
Yeşilovacık-MERSİN

Kampanyan'da görev almak isteyen tüm dostların bizimle iletişime geçmelerini istiyoruz. birmilyonkalem@gmail.com adresine yollanacak her e-posta titizlikle değerlendirilecektir.

Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürlerimizle..

HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASI

İsmim Fatoş.

Çukurovalıyım.
Okuyacağınız kavruk zamanları,

Yalın ayak köy masallarıyla geçiren bir çocuğun yaşam hikayesidir.


Akdeniz’dir benim yaşamım.
Bir yanım çöl, öte yanım deniz..
Bir yanım dağ, öte yanım deniz..
Bir yanım okyanus, öte yanım deniz..



Benim kısmetime düşense Heidi’nin kulübesine benzer bir ev. Şikayetim yoktur. Bilirim herkes kendi yaşamını sürer. Bende kendi tarlamı sürüyorum. Kadercilik değil bu. Sadece yaşıyorum. Hepiniz gibi benimde hayallerim var. Büyüyünce öğretmen olmak istiyorum. Siz bu söylemlere çok alışıksınız. Belki sadece bir reklam filmiyim sizin için. Ama benim hayatım gerçek. Onu ben yaşıyorum. Düşünüyorum şimdi başka hangi ülkelerde Kardelenler, Haydi Kızlar Okula gibi kampanyalar var mıdır diye. Bilmiyorum. Vardır belki diyorum kendi kendime.. Neden mi?


Hiçbir coğrafyada yaşamın kolay olmadığını öğrendim on bahar gördüğüm yaşamımda. Bizim en azından bir evimiz var. Babam ve annem çalışıyor. Ben ve kardeşim okula gidebiliyoruz. Sıkıntılarımız çok. Toprağımız verimli ama su yok. Kuyu açtırdık bu yaz ama çok borçlandık. Bu nedenle daha çok çalışıyor babam. İlk kez evimizin önündeki toprağa bakla ektik. Annem gün boyu tarla ile uğraşıyor. Borçlarımızı ödemek için ineğimizi sattık ama parasını alamadık. Kriz yüzünden ikinci alacağımızı ödeyemedi ineğimizi satın alan amca. Ama üzülmüyoruz. Yaşam, para için üzünülmeyecek kadar sert çünkü. Önemli olan içinde nasır tutmamak. Geçen yıl amcam öldü kanserden, daha 37 yaşında. Zor bu topraklarda hayat anladığınızca.


Yaşam hikayemi neden mi anlattım size? Ben kendim için bir plan yaptım. Çok çalışacağım ve öğretmen olacağım. Yatılı bir okulda okumalıyım ki, kardeşimin yolu açılsın. O da okul basamaklarını bir bir çıksın. Hayal ediyorum hep uzak diyarları, şehirleri, başka çocukların okullarını. Geçen yıl Ankara'ya gittim. Şehir çok büyüktü. Hiç o kadar çok arabayı bir arada görmemiştim. Karıncalar gibi hareket eden, çok az gülen insanları gördüm. Anıt-Kabir'e gittim. Gördüğüm en güzel yerdi. Sonra oradaki okulları görünce ben de böyle bir okula gitmeliyim dedim. Çok çalışmam ve kitap okumam gerektiğini düşündüm. Köyümüzde bir kütüphanemiz olsun istiyorum. İçinde okuyabileceğimiz, bize bilmediğimiz dünyaların kapılarını açacak kitaplar olsun istiyorum.


Benim hikayemi okuyanlar sadece üzülmesinler. Çünkü bunda üzülünecek bir şey yok. Herkes yaşam sorumluluğunu almalı. Şimdi düşün! Sen ne yaptın bugün kendinden başkası için. Sahiden bir şey yapmak istersen HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI KİTAP KAMPANYASINA katıl. Belediye Başkanımız bize bir oda verdi. Orayı kütüphane yapmak istiyoruz. Haydi sende rafa bizim için bir kitap koy.

BirMilyonKalem EDİTÖR'ünden..

Değerli dostum Erkan BAL ile birlikte 1MK'da 23 Nisan sayfasını tasarlıyorduk bundan bir kaç gün öncesine kadar. Çocukların sorunları yazalım derken, işte geldiğimiz son nokta budur dostlarım. 23 Nisan sayfasına yürek koyan sevgili dostum ÇOCUK'un destekleriyle HER ÇOCUĞUN BİR MASALI OLMALI kampanyası haberini yüreğinize fısıldıyorum.


Mersin'in Yeşilovacık beldesinde yaşayan çocuklar sizden gelecek kitapları bekliyorlar.

Yapılacak çok iş var! Bu yazı sadece bir başlangıç.........


! Kitapları nereye yollayacağız diye soran dostlara.. Kampanya ile ilgili tüm bilgileri Bir Milyon Kalem
http://www.birmilyonkalem.com/ sayfalarından izleyebilirler



TÖREN ADAMI: DÜĞÜN


Hayat kapısını çalmaya hazır mısın?
Hakikatin çölünde serap olmaya
Bu kapıdan girdin mi “Tören Adamı” olacaksın!
Aç kapıyı ben geldim de
Yaşa!
Eğreti kalacağına, aykırı kal
Ama yaşa..
Başkalarının kurgusunu değil
Sen de kendi kaderini yaşa
Hayat hep bir tören oyunu değil mi aslında kader perdesi ardında
Hayat kaderin gölge oyunu her ruha



Döllenirken başlar tören
Sen usul usul anne karnında yaşama yürürken örülür kaderin örgüsü
Patiğinin ilmekleri atılırken bir ters, bir düz
Okulun, eşin, mesleğin seçilir
Evinin panjurları oyalanır
Bahçende çilek, domates, kuzu kulağı yol alır
Sana ne donlar biçilir daha doğmamışken
Hayat çaldığında kapını başlar bir başka tören
Doğduğunda birisi kulağına adını üfler ezan serenatıyla
Sağından, solundan melekler selamlar seni
Sonraları sen serzenişte bulunursun belki
"Bana mı sordunuz adımı koyarken?"
Sen kendi iradenle mi geldin bu dünyaya?
Kim aslından kopup gelmek ister yaşama!
Doğarken belki bu yüzden ağlar insan
Giderkense usulca..


Hayat uzun bir şarkı
Ara namelerle zaman geçirme
Nihavent, buselik, hüzzam geçişlerle
Dokuz sekizlik zamanları hisset
Adım adım anlatamam sana törenleri
Her bir günü anlatmaya kalksam zaman durur mu?
Bilemem!
Şehir çocuğu ışıkların kesilmesini bekler zamanı durdurmak ve tersine çevirmek için
Hayata dokunduğu günleri bir nefeste yeniden solumak için
Anılar ışık olur o zaman karanlık da
Yürek sarı verir bir anda!
O an her şey beyaz olur..
O an her şey yaşama sevinci
Yürürsün karanlıktan aydınlığa..
Hayatın günden yapraklarını çevirsek
Günden kalanları değil
Güne yazılanları hissetsek
Herhangi bir tören alayına gitsek
Büyümüşüz başımızda kavak yelleri
Sevmişiz birini
Yer: Bir kır evi

Zaman:
Meçhul şimdi
Sevişme öncesi töreni
Bir düğündeyiz şimdi
Bir kız düşün
Yüzü erkeğinin aşkıyla kızaran
"Büyüyünce gelin olur mu gelincik?" diye soran
Gelincik bu
Günü gelince yüreği ona yol gösterecek
Eşsiz bir beyaz Gül’e dönüşecek
Hep giyilmesi düşlenen eski zaman elbisesini o da giyecek


Sahibini giyen tek elbise: Gelinlik belki
Her kaderde aynı güzeli bulmak zor belki
Beyaz olsun!
Benim olsun!
Yeter ki..

Kır da bi düğün düşün
Herkes çiçek
Herkes böcek
İnsan doğayla barışmış
Beyaz renklere karışmış..

Beyaza sığınmış küçük kız
Simsiyah geceye süzülür yalın ayak
Akşam yıldızı ona yol gösterir
Kabuğu kırılmamış fıstık sevdiğinin koynunda gizlenir
Usulca sever, sevilir

Sabah uyanınca başka bir tören başlar
Gelincik kız, Gelin kadın olur
Sevdiğine kavuşur ama içinden de bi kız kopar gider
Gelin kadın, Gelincik kızlığına seslenir..
Kızlığım ah kızlığım!
Nereye gideceksin seni yitirdiğimde?
Gelincik kız rüzgara karşı durur

"Bir daha dönülmeyecek bir yere gideceğim Tatlı Gelin.
Bir daha Sana hiç dönmeyeceğim” der
Gelincik kız ardına bakmadan gider
Çocuk yüreğine veda eder
Kadın olur gelincik..

Gelin kadın, Damat adamla bir başka töreni yaşamaya..
Evcilik oyununu kurgular yaşam
Oyun başlar..
Bir kelebekliğin ömrünü sürer soluklar

Hayat usulca devam eder mavilere tutunarak.
.. ve
Tören hiç bitmez!





Fotograflar:
İskender Yıldırım
Özgür Çakır

KURT COBAİN VE ÖLÜM ÜZERİNE

Varoluş üzerine bir kitap okuyorum bu günlerde. Şu yaşıma kadar bildiğim ya da öğrendiğim pek çok şeyi zihnimde bir yerlere taşıyan bir kitap bu. Okudukça, öğreti yolunda yürümenin sahiden cesaret istediğini kavrıyorum. Çünkü, öğrenmeler insanı değişim için zorluyor. Oysa değişim sanıldığı kadar moda bir durum değil. Tanzimat salonlarının piyanosu olmayı kim istiyor? Eğreti kalmak? Ruhuma uymayan hırkaları çıkarmaktan, uygun olanları giymeye zaman kalmıyor. Varlığı, sadece yaşamdan ibaret sanmayı sorguluyorum. Öyle bir noktaya geldim ki artık kaosa inanıyorum. Artık biliyorum yaşam diye tanımladığımız zaman boyutunda herşey herşeyle ilişki. Babel filmini anımsıyorum. Tek bir kurşunun 3 kıtada yaşamı nasıl biçimlendirdiğine hala şaşırıyorum. Yaşamın olay örgüsüne kader diyorum. Kelimelerden sıyrılıp varoluşa dair kitabını anlamaya çalışıyorum.

İlginç söylemlerin yer aldığı bir kitap bu. Örneğin, en çok ne zaman sevişir insan diye düşünüyorsunuz sayfalar arasında gözlerinizle yolunuzu bulmaya çalışırken. Ölümlerden ve ayrılıklardan sonra bu his artar başlığına takılıyor gözüm. Varoluş imzası yani sevişmek diyorum. Peki ya ölüm?


Neden şimdi ölüm var aklımda?
Cobain efsanesi yüzünden mi?
İnsan olmanın ağırlı mı?
Ölüm!
Kurt Cobain’in ölümünün ardından Sondgarden’ın çıkarttığı Down On The Upside albümü duruyor masamda. Chris Cornell söylüyor şimdi “Zero Change”..


Sanırım ben yanıtını biliyorum
Ben tökezledim ve tüm dünya yıkıldı
Ve tüm gökyüzü sustu
Cam gibi kırıldı ve yavaşça yere döküldü
Derler ki eğer iyi ararsan
Eve dönüş yolunu bulursun
Kimsesiz doğmuş
Ve yalnız ölmeye mahkum

" Uzun zamandır müziği yalnızca dinlemenin değil, yazmanın da heyecanını yitirdim. Uzun zamandır beste yaparken hiçbir zevk alamadığımı hissediyorum. Hiçbirinizi kandırmak ya da aptal yerine koymak istemem. Sizlerin de beni kandırmanıza izin veremem. Bu özelliğimle gurur duymuşumdur. Aksi takdirde sizin için de, benim için de büyük bir haksızlık olur bu. Hepimizin içinde iyilik var. İnsanları çok, ama çok seviyorum. Hem de o kadar çok ki, be sevgi kendimi berbat hissetmeme neden oluyor. Üzgün, küçük, duygusal, değersiz, Balık Burcu’ndan İsa’ya benzeyen biriyim.. Artık gitmeliyim! Kendinize iyi bakın.. Sönüp gitmektense, yanıp kül olmak daha iyidir
Kurt Cobain


Ölüm sadece ölüleri ilgilendiren bir şeydir.
Başka coğrafyalara ya da dünyalara gidenlere selam olsun.
Gitmek!
Ardına bakmadan gidebilmek..
Sanırım sadece ölümde oluyor.
Elini uzatsan tutan olur mu ölürken bilmiyorum..

Ama ardında kalanların tutunması için bir mektup bırakmak. Seni çok özlediklerinde o mektuba sarılmaları, o mektupla dertleşmeleri. İnsanların nesneye ihtiyaçları var. Nesne olunca neden ve nasıl daha kolay yüklenilebiliyor. Ölmeden önce bir mektup yazmalı. Mektubu kime yazmalı, içinde neler demeli…. Çok sözmüz var hepimizin birbirimize denmemiş. Hayat gailesi içine gizlenmiş, ertelenmiş. Bu sözler söylenmeli. Yürek yükleriyle değil, ardında yükler bırakarak değil hafif gitmeli geldiği yere. Geldiği gibi gitmeli temiz ve berrak..


Kurt Cobain yaşamdaki aldırmazlıklara, iki yüzlülüklere teslim etti soluğunu. Yukarıdaki mektup aslında onun yüreğinin sadece bir sayfası.. Morrison ve Moon gibi Cobain’de bu dünyaya ait değildi. İlgisizlikten ölen bir süper yıldızdı. Sadece benzerlerinin yanına yerleşti sadece. Hala en çok kazananlar listesinde. Her gün serveti büyüyor. 19 yaşımda bıraktım ben onu! Hep o halinde kaldı. Ben büyüdüm. Değiştim. Neredeyse otuz üç olacağım. Kocaman oldum. Ben her yıl bugün Cobain’in yazdığı bu mektubu okuyorum. Onun incinmişliğini görüyorum. Yaptığın işten zevk alamıyorsan bunu sürdürmek tarif edilemeyecek kadar büyük bir suç! İşi ile yaşayan ve onunla nefes alanlar bunu anlar. Keşke kendinden gitmek yerine, işinden gitseydin be Kurt! Ben yaşamımdaki keşkeleri düşünüyorum. Artık bir keşke ile başlayan cümleler kurmamaya özen gösteriyorum. Auster‘ın kitap kahramanlarına özeniyorum. Onları taklit etmeye çalışıyorum. Di’li geçmişlerden çok yoruldum. Yaşamımdaki eksikliklerin hep birden kol kola girip taaruza geçtiği bir zamanı soluyorum. Değişen bilişsel süreçlerime karşın değişmeyen tek şey ölüme olan o müthiş hayranlığım

O eşsiz şarkılarını hala dinliyorum. Düşler kuruyorum. Büyümeyen bir tarafım var; ve o hiç değişsin istemiyorum. Ama zamana yenilen bir tarafım var. Ruhumdaki delikler büyümesin diye bedenimi örseliyorum. Neredeyse 15 saat çalışıyorum. Gitarımın teli anımsamadığım kadar uzun süredir kopuk! En son ne zaman yürekten bir şarkı söyledim bilmiyorum..

Yeniden yağmur başladı benim şehrimde. Nisan sahiden benim mevsimim miydi? Öyleyse bu mevsim çok zalim Nisan. Bir sarılmadı. Güneşiyle içimi ısıtmadı. Sadece gözlerimde nem bıraktı. Derin bir yalnızlık hissiyle o karanlık sessizlik yeniden geldi..

Sarı bir elbise, siyah saçlar içinde kocaman bir Kadın’ım Nisan’da. Çocuk yalnızlığında! Burnumu cama dayadım. Dinliyorum. Sevdiğim şarkıcıyı anıyorum..