Eve Dönüş Hikâyesi

Bir saatten daha uzundur sahilde olup bitenleri anlamaya çalışıyorum. İrili ufaklı balıkların denizden karaya yürüyüşü bazılarını huzursuz etmişe benziyor. Kumun üzerinde oraya buraya koşuşturanların, yarı beline kadar denize girip dalgalarla boğuşanların ne yaşadığından çok ne hissettiğini kavramaya çalışıyorum. Kim için kaygılansam bilemiyorum; kararlı balıklar için mi yoksa onların kararını değiştirmeye niyetli insanlar için mi. Belki de kendim için endişelenmeliyim ama kestiremiyorum.

Sonu izleyiciye bırakılmış bir filme benziyor olup bitenler. Kurguyu istediğim gibi yapabilirim ama hiçbir şey düşünmek istemiyorum. Yoruldum sanırım. Sadece sahili daha iyi görebilmek için gözlerimi kısmaya gücüm var.  Olayın ilk şokunu atanlar cep telefonlarının kameralarını çoktan çalıştırmış, kendi filmlerini çekiyor. Bazıları bu elim olayın bir parçası olarak incinen yerlerini sarmak ve başkalarıyla kendini tümlemek için sosyal medyayı haberdar ediyor. Öz çekim yapanların gülümsemelerine dualar, kızgınlıklar, küfürler ekleniyor. Hepsinin sesini kısıp, bu filmin içinde kayıp olan vurguyu aramaya başlıyorum.

Çevrecisi, köylüsü, işçisi, issizi, kadını, erkeği hatta çocuğu balıkları yeniden denize yollamak için bir olmuşlar. Hepsini bir araya getiren yaşama/yaşatma güdüsü fena halde canımı sıkıyor. Kendi hissiyatları o kadar öndeki, balıkların ne istediğinin farkında bile değiller. Onlar “hadi evine…” dedikçe daha kuvvetle yüzgeç diriyor balıklar. “Belki de onların yeni evi burası!” neden anlamıyorlar.

yabancı gibisin ışık
bana ait ne varsa seni korkutuyor
sana ait ne varsa hiçbiri benim değil
belki ölmek hakkımı kullanıyorum
               
Ha bir şiir eksikti…” diye mırıldanıp, gözlerimi sahilden, Ben Sana Mecburum’dan dizeler okuyana çeviriyorum.  Yedi taş çatlasın sekiz yaşlarında bir çocuğu görünce şaşırıyorum. Elindeki tablete gömmüş bakışlarını. Başını kaldırmadan “Balıkların intihar ettiği falan yok” diyor. Gülümsüyorum. Birazdan büyük bir keşfe tanıklık edeceğimi hissediyorum. Çömeliyorum olduğum yere. Dinlediğim kişiyle aynı boyda olmak iyi geliyor bana.

Parmakları tabletinin ekranın üzerinde dolaşıyor. Gözleri gördüğü her şeyi kayıt eder gibi. Bir an başını kaldırıyor sahile bakıyor. Sonra okuduklarından anladıklarını özetliyor. “Aktif sonarın su altında yaydığı ses dalgaları yüzlerce kilometrelik alana yayılıyormuş. Aktif sonarın çıkardığı ses, kaynağından 250 kilometre uzakta bile 160 desibel olarak duyulabiliyormuş.” Sessizce sahile bakıyoruz.

Derin bir soluk alıp, kafamı kaşıyorum. “İnsanı sağır eder bu ses.” diyorum.  Bunun balıklarla ilgisini kuramadığımı belli etmiyorum tabi. Ciddiyetimi bozmadan dinliyorum. Ayağını yere vurarak “balıkların hassas kulakları böylesine güçlü bir ses kaynağı karşısında hasar görüyor ve yön bulma yetenekleri azalıyor” deyip susuyor. Evreka! Vurgun yiyen dalgıç nasıl su üstüne çıkıyorsa, yönünü kaybeden balıkta karaya vuruyor yani.


Birden doğrulup delice sahile koşmaya, “durun!” diye haykırmak istiyorum. “Onlar evlerine geldiklerini zannediyorlar. İtip, kakmayın. Zorlamayın!” Sonra şiirin dizeleri yankılanıyor kulağımda “belki gelmem gelemem beş dakika bekle git…

Fotoğraf: Özgür Çakır


S'ırsız

Elimi cebime attığımda maziden kalma sinema biletlerine, unutulmuş paralara ya da yiyecek kırıntılarına gülümseyemiyorum artık. Parmaklarıma hüzün takılıyor.

Oysa o filmi ben seyrettim.
O çikolatayı ben yedim.
Kim bilir o parayı ne için bozdurdum, sonra da ya üşengeçlikten ya da vakitsizlikten cebime sıkıştırıverdim.
Hangi ara not aldım o şiirden o dizeyi?
Ya o yarısı silinmiş telefon numarasına ne demeli? İşittim mi acaba o numaranın ardındaki sesi?

Cebimden çıkanları avuçlarımda yoklayarak dolaşırım zihnimin karanlık labirentinde. Onlar! Sıradanlıklarım, kendine sakladıklarım, kendimden kaçırdıklarım, sindiremediklerim, artırdıklarım, belki de sırlarımdır. Bir süre uykuya yatırdıklarım, zamansızca elim cebime vardığında uyandırdıklarım. Belki de hiç uyandıramadıklarım.

Günden kalanları şimdiye taşımak içindir cepler. Bir nevi belleğin karanlık kileri, küçük bir kese. Küçük diye küçümsersen, serseme çevirir seni içindeki gizlerle. Denemesi bedava. Bir şey unut ki cebinde, olmadık bir yerde ansızın hınzır ve utangaç bir dışavurumcuyla karşılaş. İş toplantısında eline sümüklü bir mendil gelsin, sevgilinle yürürken eskisiyle gittiğin kafeden aşırdığın çay şekeri paketi dudağında çekingen ve iç buran bir gülücüğe dönüşsün, en züğürt kaldığın anda avucundan tüm bedenine yayılan beş, on liranın sıcaklığını yaşa.

Bu sabah elimi cebime attım, boşlukla tokalaştım. Anlaşılan bu ceketi en son giydiğim gün cebimde saklayıp, gelecekte kendime armağan edebileceğim bir şey yaşamamışım. Sahi “bu ceketi en son ne zaman giyindim?”. Aklımın sınırlarını zorlarken, bir taraftan da pantolonumun cebimde bir kuyu açıyorum. Sanki gizli bir bölme var. Çok uzakta değil. Biliyorum. Birazdan elime bir şeyler gelecek. Birkaç dakika sürüyor arayışım. Kırgınlıktan mı, kızgınlıktan mı anlımda boncuk boncuk terler birikiyor. Bir şey buldum derken kaybetmek… Boşlukla tanış olmak… Alnımda biriken terlerin soğukluğu içimi ürpertiyor. Dilimde kekremsi bir tat. Üşüyorum.

Üzerimdekini bir anda çıkartıp, çok cepli bir mont alıyorum gardıroptan. Bir çırpıda giyiniyorum. Hareket etmek iyi geliyor, ısınıyorum. Aynadaki aksime bakıyorum. Ellerim gizli kasada saklı duran nadide mücevheri almaya hazır hırsız misali. Fermuarlı cebi açıyorum usulca. Sanki biri bana bir eşek şakası yapmış da korkunç suratlı bir palyaço fırlayacak cebimden. Kalbimin sesi, dışarının hengâmesini bastırıyor. Yok. Hiç bir şey yok. Sol da hayat var derlerdi bir de! Onca cebi olan monttan hiç mi bir şey çıkmaz?

Çıkmıyor.

Boşluk dile geliyor, arayışımın sesi yükseliyor. Fermuarın, raylara sarılmış tren misali aşağı yukarı, sağa sola hareketi, ellerimin ne bulacağını bilmeyen ürkek dokunuşları, kimi zaman hoyrat, kimi zaman mahcup, kimi zaman hırslı halleri… 

Birkaç dakika içinde ceket, palto, pantolon, şort denizinde yüzer buluyorum kendimi. Hepsinin cepleri yoklanmış. Geçmişten, bugüne gelen bir şey kalmamış ceplerimde. Yalnızım. Ceplerim kadar boş. Bağsızım. Ceplerim kadar ıssız. Sırsızım! Oysa cebimde bir dünya saklıydı. Ne oldu benim dünyama? Sakız, çikolata kâğıtlarına, fındık fıstık kabuklarına, karalanmış resimlere, tutulmuş notlara, metro, otobüs biletlerine, kopartılmış çiçeklere ne oldu?  Yıllarca yaşadığım ne varsa rakı bardağındaki buz misali eriyip gitti cep yalnızlığında. 

Aynadaki yüzü yerleri süpüren küçük kız çocuğuna bakıyorum. Cepleri bomboş. Rüzgârda savruldu savrulacak. Ona bu kadar yüklenmek istemiyorum. Fısıldıyorum:  "Yoksa cebimde eli olan bir başkası mı var?  S’ırsız… S’ırsız… S’ırsız…  "




Uçuk



insanların çok fazla kelimesi var. 
ihtiyaç duyduklarından daha fazlası

ve
hiçbiri 
yüreğimdeki kabarcığı tarifleyemiyor 

dudağımdaki uçuk kadar. 





Fotoğraf: Özgür Çakır






Yer Demir Gök Bakır

Ortaokula yılları… Beklediğimiz film nihayet gelmiş şehre. Annemle el elle verip yola koyuluyoruz. Kararlıyız bugün o filmi izleyeceğiz.  Kar, kış durduramaz bizi. Soğuk. Düşmemek için daha bir sokuluyoruz birbirimize. Minik adımlarla Akay Yokuşu’ndan iniyoruz. Arada ayaklarımız kayıyor. Birbirimize bakıp gülümsüyoruz. Hayal perdesini aralamak için yola düşmüşüz. Ayak kaydırmalar her zaman olur ama biz yolumuza devam ederiz. Birkaç metre ötede tüm heybetiyle görünüyor Batı Sineması. “Hoş geldiniz hanımlar” dercesine selamlıyor bizi. Gişenin önünde upuzun kuyruk. Sıra bize geldiğinde “ya bilet kalmazsa!” telaşımı bugün bile anımsıyorum. Annem elimi daha bir sıkıyor o anlarda “izleyeceğiz filmi” dercesine. Sonunda gişe memuru biletlerimizi uzatıyor. Kıvrılan merdivenlerin tırabzanından tutunarak aşağı iniyoruz. Kalabalık, salondaki yerini bulsun diye bekliyoruz biraz. Kararlı adımlarla salona yöneliyoruz. Işığıyla önümüzü aydınlatan genç delikanlıya para veriyor annem. Biz yerimize otururken gong çalıyor. Yüreğimden bir sıcaklık yayılıyor tüm bedenime. Gözlerim gülüyor sanki. Dudaklarım ilk defa yalnız değil bu mutluluk tablosunda. İlk defa okuduğum bir kitabın filmini izleyeceğim. Çok sevdiğim müzisyen yazmış filmin senaryosu. Üstüne bir de müziklerini eklemiş. Büyüdüğümde ben de yazacağım ve müzik yapacağım onun gibi biliyorum. Annemle sevdiğimiz şarkıyı söyleyen kıvırcık saçlı adamın yüzünü getiriyorum gözlerimin önüne. Bir taraftan da şarkımızı mırıldanıyorum “seher yeli çık dağlara güneş topla benim için…” . Annemde eşlik ediyor oturduğu yerden ılık sesiyle yüreğime. Işıklar hepten kararıyor. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi. Birazdan bir kar senfonisi başlayacak biliyorum. “Anne” diyorum “yer demir gök bakır sahiden!

***
Yıllar sonra her eylülde konserini dinlediğim kıvırcık saçlı müzisyen, yazar ve yönetmenle bir balık restoranın karşılaştım gri kentte. Gözlerimin Yer Demir Gök Bakır'ı izlediğim günde olduğu gibi yarıştı dudaklarımla. Selamlaştık bakışlarımızla. Ben çocukluğumu anlattım o dinledi usulca. Henüz Yaşar Kemal ile kesişmedi yollarımız sözcüklerden öte. Ona bir öykümü okumayı düşünüyordum. Umarım bu fikrim düşümde kalmaz...  


Eve Dönüş Hikâyesi

Bir saatten daha uzundur sahilde olup bitenleri anlamaya çalışıyorum. İrili ufaklı balıkların denizden karaya yürüyüşü bazılarını huzursuz etmişe benziyor. Kumun üzerinde oraya buraya koşuşturanların, yarı beline kadar denize girip dalgalarla boğuşanların ne yaşadığından çok, ne hissettiğini kavramaya çalışıyorum. Kim için kaygılansam bilemiyorum; kararlı balıklar için mi yoksa onların kararını değiştirmeye niyetli insanlar için mi. Belki de kendim için endişelenmeliyim ama kestiremiyorum.
Sonu izleyiciye bırakılmış bir filme benziyor olup bitenler. Kurguyu istediğim gibi yapabilirim ama hiçbir şey düşünmek istemiyorum. Yoruldum sanırım. Sadece sahili daha iyi görebilmek için gözlerimi kısmaya gücüm var.  Olayın ilk şokunu atanlar cep telefonlarının kameralarını çoktan çalıştırmış, kendi filmlerini çekiyor. Bazıları bu elim olayın bir parçası olarak incinen yerlerini sarmak ve başkalarıyla kendini tümlemek için sosyal medyayı haberdar ediyor. Öz çekim yapanların gülümsemelerine dualar, kızgınlıklar, küfürler ekleniyor. Hepsinin sesini kısıp, bu filmin içinde kayıp olan vurguyu aramaya başlıyorum.

Çevrecisi, köylüsü, işçisi, issizi, kadını, erkeği hatta çocuğu balıkları yeniden denize yollamak için bir olmuşlar. Hepsini bir araya getiren yaşama/yaşatma güdüsü fena halde canımı sıkıyor. Kendi hissiyatları o kadar öndeki, balıkların ne istediğinin farkında bile değiller. Onlar “hadi evine…” dedikçe daha kuvvetle yüzgeç diriyor balıklar. “Belki de onların yeni evi burası!” neden anlamıyorlar.

yabancı gibisin ışık
bana ait ne varsa seni korkutuyor
sana ait ne varsa hiçbiri benim değil
belki ölmek hakkımı kullanıyorum
               
Ha bir şiir eksikti…” diye mırıldanıp, gözlerimi sahilden, Ben Sana Mecburum’dan dizeler okuyana çeviriyorum.  Yedi, taş çatlasın sekiz yaşlarında bir çocuğu görünce şaşırıyorum. Elindeki tablete gömmüş bakışlarını. Başını kaldırmadan “Balıkların intihar ettiği falan yok” diyor. Gülümsüyorum. Birazdan büyük bir keşfe tanıklık edeceğimi hissediyorum. Çömeliyorum olduğum yere. Dinlediğim kişiyle aynı boyda olmak iyi geliyor bana.

Parmakları tabletinin ekranın üzerinde dolaşıyor. Gözleri  gördüğü herşeyi kayıt eder gibi. Bir an başını kaldırıyor sahile bakıyor. Sonra okuduklarından anladıklarını özetliyor. “Aktif sonarın su altında yaydığı ses dalgaları yüzlerce kilometrelik alana yayılıyormuş. Aktif sonarın çıkardığı ses, kaynağından 250 kilometre uzakta bile 160 desibel olarak duyulabiliyormuş.” Sessizce sahile bakıyoruz.

Derin bir soluk alıp, kafamı kaşıyorum. “İnsanı sağır eder bu ses.” diyorum.  Bunun balıklarla ilgisini kuramadığımı belli etmiyorum tabi. Ciddiyetimi bozmadan dinliyorum. Ayağını yere vurarak “balıkların hassas kulakları böylesine güçlü bir ses kaynağı karşısında hasar görüyor ve yön bulma yetenekleri azalıyor” deyip susuyor. Evreka! Vurgun yiyen dalgıç nasıl su üstüne çıkıyorsa, yönünü kaybeden balıkta karaya vuruyor yani.

Birden doğrulup delice sahile koşmaya, “durun!” diye haykırmak istiyorum. “Onlar evlerine geldiklerini zannediyorlar. İtip, kakmayın. Zorlamayın!” Sonra şiirin dizeleri yankılanıyor kulağımda “belki gelmem gelemem beş dakika bekle git…




UÇURTMA

Durup dururken, nereden çıktığını anlamadığım bir uçurtma karşı evin önünü çevreleyen tele kondu. Kuş misali. Biraz bekledim. Nasılsa çocuğun biri kan ter içinde gelir, serzenişler eşliğinde alır gider uçurtmasını diye düşündüm. Güneş gölgelendi. Gelen giden olmadı.  Uçurtma bir başına tele asılı kaldı.

Arabalar geldi geçti kıyısından, evvel kıpırdamadı. Sonra bu yapay esinti kuyruğunu havalandırır gibi oldu. Ama nafile… Çakıldı kaldı oraya uçurtma. Çoluk çocuk gelip geçti önünden. Tuhaftır bir kez olsun dönüp bakmadılar ona. Bir ara sesleneyim dedim çocuklara, nedense tuttum kendimi. Derin bir nefes aldım. “Boş boş dışarıya bakmak olmaz!” diye geçirdim içimden. Kovaya su koydum, aldım elime bezi başladım camı çerçeveyi silmeye. Gözüm uçurtmanın üzerinde. Daireler çizdim pencerede. Sonra elimin hareketi değişti. Baktım düpedüz uçurtma çiziyorum cama. “Uç uç uçurtma, çiy tanesi sana öyküler yazacak…” 

Derken iki büklüm bir nine bastonuna tutuna tutuna, sürüklediği pazar çantasıyla önünde nefeslendi uçurtmanın. Kuyruğu gölgelik yaptı kadına uçurtmanın, hatta biraz da yelpaze kıvamında serinlik. Dokundu tenine belli belirsiz. “Yüzünde mi nasır tuttu be ninecik? İnsan bir burnunu kaşır! Sinek, böcek değil ki sana dokunan. Koskocaman bir uçurtma!..” Öylece kala kaldı yaşlı kadın uçurtmanın yanı başında. “Yaşlandıkça hassasiyet azalır” derlerdi de inanmazdım. Ninenin yüzündeki çizgilerle, uçurtmanın kuyruğu birbirine karıştı. Güngörmüşlüğün emaresi belki de tepkisizlik. Nine yola koyuldu. Pencereye çizdiğim uçurtma göğe…

Ağzımda buruk erik kurusu tadı. Yeniden camı silmeye koyuldum. Gözüm uçurtmanın üzerinde. “Tamamdır. Oldu bu iş. Şimdi kurtuldu uçurtma” diyorum. Beş, altı yaşlarında bir oğlan çocuğu sekerek yolda ilerliyor çünkü. Durdu. Gördü mü ne uçurtmayı. Bıraktım pencereyi silmeyi. Elimdeki bezi ne kadar sıktımsa, sular damladı bir bir çıplak ayağıma. İçim bir hoş oldu, omuzlarım kendiliğinden başıma kadar yükseldi. Dilimde kaysımış limon tadı. Parmak ucunda yükseliyor afacan. İçim cız etti. Alacak şimdi uçurtmayı… Ne olduysa o an oldu. Düştü çocuk. Onunla birlikte, yarısını yalayıp yuttuğu dondurması da yeri öptü. Valla gözüm yoktu! Nazarım değmez benim. Gel de bunu anlat penceredeki uçurtmaya. Rüzgâr hızla kesildi. Yerlerde kuyruğu. Canın yanacak kalksana ayağa. Şimdi biri kuyruğuna basacak. Kuyruksuz uçamazsın ki! Annesi geldi bir avaz da kaldırdı çocuğu, patadanak bastı tokadı. Salya sümük, ağıt gırla. Uçurtma baka kaldı onlara. Kuyruk ter ter tepiniyor. Annenin etrafını sarıyor. Girdabın içinde kaldı kadın derken… Sürüklenerek evin yolunu tutan çocuğun hıçkırıkları geliyor kulağıma.

Gelene geçene bakmaya devam ediyorum. Yeni yetmelere, maça kızlarına, kocamışlara, simitçiye, hurdacıya, işten eve dönenlere... Herkes kendi havasında. Kimsecikler görmüyor uçurtmayı.  Nasıl olur anlamıyorum. İnsan burçak tarlasının ortasında gibidir bir uçurtmanın yanında. İçini boşaltırsın ipin ucundan göğe. Nasıl da hafiflersin. Akıl, yürek rüzgâr dolar. Kanatsız uçuverdim sanırsın. O vakit kuş bakışı hayat başını döndürür. Uçanı, kaçanı, topraktan güneşe süzüleni, denizin dibinde meşk edeni, cücesi, devesi, kanatlısı, tüylüsü, güzeli, çirkini… Gidilecek ne çok yer varmış, dinlenecek bir o kadar da insan… Dünyan küçülür gözlerinde. Dellenirsin, bırakıverirsin ipini. Çünkü bilirsin ki sen hiç bir zaman bir uçurtma olamayacaksın. Bizim sokaktan geçenler çoktan bırakmışlar ipin ucunu. Başları önlerinde, suratlar asık. Her biri teldeki uçurtma misali…

Sokak dolup boşalıyor. Güdüzcüler geceyi evlerinde söndürmeye hazırlanırken, geceyi keşfe çıkanlar bir bir sokaktaki yerini alıyor. Bu saatten sonra cam silinmez artık. Topluyorum tası tarağı, perdenin ardından izliyorum olanı biteni. Hala, kimse farkında değil uçurtmanın. Düşünüyorum o vakit… Delirdim belki de.  Bu uçurtmayı benden başka gören yok.

Hava siyaha çalarken bir koşu indim aşağı, bir nefeste yolu geçip tele vardım. İpini tuttum uçurtmanın. Başlamasın mı bir rüzgâr. Gözlerime kum dolmasın diye sıkıca yumdum. Çömeldim yere. Sağ kolumu siper ettim yüzüme. Bırakamayacağım seni uçurtma… Biliyor musun aylardır kimse beni de görmüyor. Yanımdan öylece geçip gidiyorlar. “Ne haldesin?” diyen kimse yok. Hoyrat rüzgâra karşı durmak için umursamaz olmak gerekir az. Şimdi panter kesilir bu rüzgâr. Dağıtmak ister her bir hücreni. Ben tutacağım seni. Yalnızlık dağıtmazsa seni, hiçbir şey bozamaz dengeni. Rüzgâr insafa mı geldi ne. Ellerim acımış sıkı tutacağım ipi diye. Az gevşetiyorum parmaklarımı. Çatılmış kaşlarım yumuşuyor, gergin boynumda bir sızı. Hayat insanı bu hale getiriyor işte. Her yaşantının bedende bir izi var. Yara bereler kadar derin. Bir yaşayanın gördüğü, bildiği bu yaralar geçmiyor hep sızlıyor. Bazen gözyaşında, bazen hüzün olup yüzünde beliriyor.

Rüzgâr kesiliyor. Küt diye düşüyor uçurtma yere. Geçmiş adamı böyle yapıyor işte. Kalıversen ya buralarda. Ne geriye gidiyorsun geçmişe. Koşuyorum aynı minvalde. Havalan uçurtma. Ben senin rüzgârın olayım. Patlasıya kadar ciğerlerim koşayım. Sarıyorum ipini şimdi. Azıcık alçalmalı. Belki de küçülmeli. Kapanmalı. Böyle tepelerden bakınca, etrafına pek çok insanı toplayınca sahici dostlarını yitiriyorsun. Herkes görür şimdi seni. Görmesinler. Rüzgâr gider, sen bana kalırsın. Yüksel hadi yüksel. Olmuyor. Ağzımdaki acı tat yüzümü sarıyor.

Sırtımdan çekiyor biri. Tuttuğu elbisem değil sanki. Çekip çıkartıyor beni olduğum yerden. Göz göze geliyoruz. “Uçurtma”  diyorum. “Geç oldu bacım evine git, tekin değildir bu saatlerde burası” diyor adam. Gözlerim bulutlanıyor. Ne teldeki, ne de penceremdeki uçurtma… Zihnimden her şey uçup gidiyor.


Görsel: Özgür Çakır


Bir Plie, İki Battement Tendu, Üç…

Pencerenin yamacına tünedim, yine.  Evimize koşut apartmanları tarıyor gözlerim. İşte orada! Tütüsü üzerinde, ayaklarında puantlar. Geç kalmışım ama. Sahneyi çoktan kurmuş. Mumları yakmış. Çok şey kaçırmış mıyımdır acaba? Sanmam. Baksanıza mumların alevi titremiyor ve erimemiş. O vakit müzik başlayalı çok olmamış. Yaşasın bu sabah da sıkılmayacağım. Ama bir tuhaflık var. Onu ilk defa böyle dans ederken görüyorum. Sürekli tek bacağının üzerinde dönüp duruyor. Kurşun askerden bir bölüm sergiliyor belli ki. İzlendiğinden habersiz hala. Bilsin istemiyorum. Gözlerimi kapıyorum ve müziği dinliyorum. Beni kendimden geçiren operaların geçiş töreninden sıyrılıp, gözlerimi açtığımda çoktan dansa devam ettiğini görüyorum.

Salonu bir uçtan diğerine doğru döne döne kat ediyor şimdi. Gözleri kapalı hava da süzülüşünü izliyorum. Duvara çarpacak diye endişelenirken bir tüy gibi yumuşacık bırakıveriyor kendini yere. Sanki bulutların üzerinde gibi yuvarlanıyor. Ve sonra gökyüzüne doğru kanat çırpan bir kuş gibi havalanıyor. Bir yerde, bir gökte… Tırıs tırıs yürüyor şimdi. Yürümek… Yerçekimine meydan okumak. Ne güzel şey yürümek. Hem de müzik eşliğin bunu yapabilmek.

 Ne yaptığını görmek için daha bir sokuluyorum cama. Bildim bu plie. Bir bebeğin adım atmasıdır balede plie; dizler kırılı halde durmak yani. Ne müthiş bir şey. Bebek ilk kez ayağa dikildiğinde anne ve babasının yüzünde parlayan sevinç kamaştırıyor gözlerimi. Ayaklarıma bakıyorum. Yapabilirim. Onun yanında durmak için aralıyorum perdeyi. Bir an aşağı bakınca başım dönüyor. Yükseklikten değil, insanların devinimi buruyor içimi. Herkes de bir yere yetişme telaşı. Benimse hiç acelem yok. Sağdan sola bile dönemiyorum. Bir tek gözlerim kıpır kıpır. Her yere bakışlarımla yetişiyorum.

Hala dans ediyor. Ben de onun ritmini yakalayabilirim. Tünediğim yerden kayıyorum yere doğru. Düşmek de var bu işin sonunda. Hareket değil, tereddüt beni düşürür biliyorum. Pencerenin kıyısına yapışıyorum sımsıkı. Burnumda biriken benek benek terlere inat “ben de plie yapabilirim” diyorum. Ayaktayım. Tıpkı onun gibi. Onun gibi yapabiliyorum. Sanki burada. Tam arkamda. Sesi boynumu gıdıklıyor.

“Bir plie.”

İşte yapıyorum. Tekrar tekrar yapmalıyım. Plie. Bir daha... Plie. Yeniden... Plie. 

Tuhaf şey hem arkamda, hem de önümde. Düşmeme izin vermeyecek. Ama hatalı bir şeyler yapmama da tahammülü yok. Öğrendim ben pliyeyi. Tek başıma yapabilirim. Ona bakmadan da yapabiliyorum. Yine yaptım. Plie!

Ayakta duran çocuk birkaç adım atıyor. Anne ve babası heyecandan havaya zıplıyor. Alkış, ıslık, türlü tezahüratlar eşliğinde hayata yürüyor bebek… Plie tamam. Ama tek başına ayakta durmak yetmez ki.

İkinci adıma geçmek için sabırsızlanmıyorum. Ayaklandım da diz kırıyorum. İki battement tendu. Şiir gibi bir şey bu. Birkaç saniye kendi kendime mırıldanıyorum. Battemant tendu, battement tendu, battement tendu…

Yürümeyi geçtim bale yapıyorum. Etrafı aynalarla çevrili bir salondayım. Bir tek ben dans ediyorum. O tam karşımda duruyor. Ellerini çırparak komutlar veriyor bana.

“Yıldız ilk önce ısınalım lütfen. Evet, bacakları germek lazım. Esne canım. Esne. Daha iyisini yapabilirsin.”

Dediklerini ikiletmeden yapıyorum. Kaytarmam mümkün değil. Her yer ayna. Neyi yapıp yapmadığımı çok iyi görüyor.

“Evet hazırsın. Artık plie.”

Plie. Bunu bebekler bile yapar diyorum içimden.
           
        “Evet, çok güzel şimdi ayağının altını yere sürülerek en son point durumuna getir. Kalça tam açık vaziyette. Diz tam yanda olacak şekilde dur. Başladığın gibi geri dön. Öne ve arkaya doğru bu hareketleri tekrarla. Ve bir plie. Ve iki battemant tendu.”

Yan yana duruyoruz. Birlikte hareket ediyoruz. Yüzüme hiç bakmıyor. Baksa, belki aramızdaki büyü bozulacak biliyor. Başıyla yönetiyor dansı. Ne kadar da tatlı! Beni hiç zorlamıyor. Ayağının altını yere sürüyor ve son noktada duruyor. Kalçası tam açıktayken, bana bakıyor. Yok, yok “bu olmaz” bakışı değil, “sabret” de değil… “Ne acelemiz var!” dercesine gülümsüyor. Battement tendu beni büyülüyor. Ayaklanmışım. Birazdan kendi etrafımda döneceğim. O sırada sesi yankılanıyor kulaklarımda.
        
    “Yıldız! Bacaklarını ger. Bu yürümek için ilk adımdır fizyoterapide. Biraz yürüyelim. Bir adım atacaksın nihayetinde…


Görsel: Liu Yi

10 Yaşında Bir Çocuğa Sivas’ta Olanları Anlatmak


Geçen gün Konur Sokak’ta yürüyoruz. Her zamanki gibi memleketin kalbi sokakta atıyor. İrili ufaklı kafelerde ince belli etrafında dönen sohbetlerin konularını tahmin etmek çok da zor değil. Sokakta her rengi görmek mümkün. Bu cümbüş içinde insan yaşadığını hissediyor. Sohbete ortak olan hak arayışları ruhları uyandırıyor. İmza kampanyaları, anmalar ve yürüyüşler… 

O sırada kulağımıza çalınan sesle gerçeğe dönüyoruz. Sivas! Unutma, unutturma…


Kaşlarım çatılıyor. Kurumuş kenger ve gelinciklere bakan kuş misali yüzüme bozkırın hüznü düşüyor. Koluma dokunan çocuğun sesi, merakla sorulan bir sorudan çok “sana ne oldu?” dercesine işliyor kalbime. “Halacım, Sivas’ta ne oldu?” Puslu gözlerimdeki nemi dağıtmak için başımı önüme eğerek yürüyorum. Sesim titremesin diye çaba harcıyorum. 10 yaşında bir çocuğa Sivas nasıl anlatılır ki! Metin Altıok’tan mırıldanıyorum..

ben şimdi biraz da
senin için görüyorum;
gökyüzünün parlak,
bakış seken mavisini.
ben şimdi biraz da
senin için duyuyorum;
gecenin o sarsak,
yokuş çıkan ezgisini.
ben şimdi kanayarak
senin için yaşıyorum;
sazan derisi gibi
günlerimi külle soyarak.


Elimi tutuyor ne olduğunu anlamasa da çocuk. Biliyor ki üzerinden onca yıl geçmesine rağmen canım acıyor. Sivas’ta sıra arkadaşımı, türküdaşımı, hayal paylaşanımı yitirdim ben. Bu 10 yaşında bir çocuğa nasıl söylenir ki? 

Belkıs Çakır bugün yaşasaydı 39 yaşında olacaktı. Nasıl bir hayatı olacaktı kim bilir. Belki konuşacaktık yine deli dolu, belki sadece facebook’ta kayıtlı arkadaş listemde yer alacaktı. Ama yaşayacaktı! Onu yaşamdan kopartanlar bugün nerelerde, ne yaşamlar sürüyor… O zihniyet dünyaya hükmetmeye çalışıyor. 


Doğrudur toplumsal olaylar durup dururken, birdenbire ve hiçbir işaret vermeden ortaya çıkmazlar. Sivas’ta öyle oldu. Anlamadığım şey bu topraklarda her zaman bir “ortak düşman”a ihtiyaç durulması. Yoksa birlik ve beraberliğe bu kadar ihtiyaç nasıl duyabiliriz ki? Sivas’ta “ortak düşman” olarak “din düşmanlığı” kullanıldı. Hala kullanılmıyor mu? Gezi’de bunu yaşamadık mı? 

Ortak düşman arayışı bu coğrafyada yaşayanları kamplaştırmadı mı? Neredeyse karşıtlıklar olmadan yaşayamaz hale geldik. Öteki olmak bir prestij haline gelmeye başladı. Bölüne bölüne çoğalmaya devam ediyoruz. 

Evrensel dogmatizm peşine takılıp gidiyoruz. IŞİD ile ilgili haberlere kulak kabartırken bile siyasal İslam’ın katılığı altında eziliyoruz. Hoşgörü ve barış dininin geldiği son nokta içler acısı. Alim olarak geçinenlere insanlığımızı sorgulatacak sorular soruyoruz. “Kızlık zarı olan hayvanları yemek caiz midir?”. “Dolly aşiretinden hayvanları yemek Avrupa’da serbest bırakılmış. Klonlanmış hayvanları yemek caiz midir?” vs., vs., vs… 

İslamlaşmak, insanlaşmak demektir. İnsanları diri diri yakarak, ötekileştirerek, zihni dışlayarak, akla zarar sorular sorarak, insanı caizlerin içine sıkıştırarak ne kadar yaşanabilir. İnsan aklının sınırı yok. Ama sınırın ötesini görmek içinde insanlıktan çıkmaya gerek yok. 

Son söz… Uzağa Giden’ bir dost Belkıs’ın videosunu yollamış (https://www.youtube.com/watch?v=G74U2i1jPIE). Sağ olsun kendisi. İçim titredi izlemeye kıyamadım. Aldım zihnimin en kuytu yerlerindeki anılarla birleştirdim.


Sitem ediyorum o yıllara. Birlikte bir videomuz ve sımsıkı sarıldığımız bir fotoğrafımız olmadığı için. Dostlarınıza sarılın. Çünkü bu coğrafyanın onları sizden, ne zaman, ne şekilde alacağı belli olmuyor. 

Şans Fincanı


Parmaklarımın ucundan kayıp gitti: Şans…

İnsan göz göre kaderini tuzla buz eder mi? Eder.

Hikâyemiz bundan bir yıl öncesinde başlıyor. “Öğlen ne yedin?” deseniz bir çırpıda sıralayamam ama bir yıl öncesinde olup bitenleri an gibi anımsıyorum. Tıpkı bir filmi izler gibi. Hani başkarakter geçmişten ne zaman söz edilecek olsa görüntü dalgalanır ve birden kendimizi o anın içinde buluruz ya, uzuncadır ben öyle yaşıyorum.

Neyse uzatmayayım. O zamanlar kadınların egemen olduğu bir büroda çalışıyorum. Herkesle güler yüzlü bir ilişkim var. Biri haricinde hepsi aklına olta atan dertlerini gelir bana anlatır. Süper çözüm önerileri sunduğumdan değil, kör kuyu misali anlattıklarını başından sonuna soluksuz dinlediğimden benimle konuşurlar. Bu yüzden, adım büroda “Balkon Hanım”a çıktı.  “Bir yerde oturup seninle etrafa, kendimize bakmak iyi geliyor.” diyor kızlar. Ve Balkon Hanım sefaları başlıyor… Aslında hepsinin tasası aynı. Ve görüyorum ki insanlar iyi şeyleri kendilerine saklayıp, can sıkıcı olanları ise yaşamın düğümü haline getirip paylaşıyorlar. Olan biten hep aynı. Sonuç olarak teğet geçen hayatlar bürosunda, gül gibi geçinip gidiyoruz.

Günler günleri kovalıyor. Yaşamın uzun kollularının giyilmeye başladığı zamanlar gelip çatıyor.   Kar, kış var diye balkon sefaları bitmiyor elbet. Mevsim değişse de, dertler baki… Derken senenin son günü gelip çatıyor. Büroda yeni heyecanlar. Malum takvimler değişirken, kaderlerinde değişeceğine inanılıyor. Ve parti başlıyor. Abur cuburla donatılmış masa bir gün sonra başlanacak diyetlerin habercisi gibi. O gün kadınlığımızı kırmızı donlarla donatırken, ruhlarımızı da birbirimize aldığımız küçük armağanlarla taçlandırıyoruz. Yılbaşından çok kaderbaşını yaşıyoruz sanki. Açtığımız her paket, yaşanmamış yıldan alınmış ilk ganimet gibi. Necla’dan kitap, Serpil’den mum, Ömür’den şal kazanıyorum. Ve sıra Leyla’ya geliyor. 

Leyla… Hafif etine dolgun, esmer bir kadın. Cildi pürüzsüz. Yüzü yontu bir kadın kadar güzel. Gözleri badem irisi. Yüzü ne kadar çekiciyse, dili bir o kadar itici. Ağzını her açtığında, bedenimin değişik yerleri karıncalanıyor. Leyla… Yüzüme bakıyor birkaç saniye. Ama burada çalıştığımızdan daha uzun bir bakışma sanki yaşadığım. İçimi görüyor sanki. Üşüyorum. Sarıyorum hırkamla kendimi. İnce bir manevrayla yaklaşıyor masaya, kalan son armağan paketini usulca alıyor. Zanlımca içinde kırılacak bir hazine var.

Leyla… Aramız gergin. “Neden böyle?” diye düşünüyorum ama geçerli bir mazeret bulamıyorum. İlk günden yıldızımızın barışmadığı belli. Aramızda hır gür yok. Birbirimize karşı mesafeli ve bir o kadar da nezaketliyiz. Öyle ki her an yüzümüzden akıp gidecek olan plastik gülümsememiz, sonunda birimizin nakavt olacağı bir dövüşün habercisi gibi. Zaman zaman ipleri ele alıyor. Görünmez bir yular takılıyor boynuma. Ben debelendikçe o duruşuyla, bakışıyla kamçılıyor beni. O vakitlerde ben daha bir sessizleşiyorum. Kendimi işe veriyorum. Beni istediği noktaya getiremediğinde öfkeleniyor. Bu yaşadıklarımızı kimsenin ruhu duymuyor. Sinsiliğin bile bir asaleti varmış ki bunu Leyla’dan öğreniyorum. 

Leyla… “Hepimize tek bir armağan aldım. Haydi, bunu balkonda açalım” diyor. Kendimizi bir anda balkonda buluveriyoruz. Soğuk falan işlemiyor hiçbirimize. Şekere üşüşen karıncalara benziyor pakete ulaşan ellerimiz. Hazineye ulaşmak için var gücümüzle yırtıyoruz paket kâğıdını.  Çıka çıka fincan takımı çıkıyor o süslü paketten. Kimse bozuntuya vermiyor, öylece kutuya bakıyoruz.  Leyla kinayeli bir şekilde “Balkonda kahve içmeyi seviyoruz ya onun için aldım” diyor. “Demek Leyla balkonda kahve içmeyi seviyormuş” diye düşünüyorum. Ağzımı açıp bir şey söylememe fırsat vermeden devam ediyor konuşmaya Leyla. “Hepsinin içine de not yazdım. Bakalım kime hangi fincan çıkacak?” deyip sırıtıyor. Ömür atlıyor karton kutunun kapağını bir çırpıda açıyor ve hemen aşk fincanını kapıyor. Elleri havada bildik şarkıyı tutturuyor. “Tanrım tek başına koyma kullarını, yalnızlığa ancak…” Kahkahalarımız sokağı inletecek cinsten. Sesimiz tüm evreni kaplıyor. Öyle ki yoldan geçen gençler ellerindeki deki içeceklerini havaya kaldırıp bizi selamlıyor. Necla çok istediği sağlığına kavuşuyor. Serpil hep paracıydı zaten. Leyla’da başarıyı kapıyor. Bana da şans kalıyor. Herkes pek bir mutlu. Leyla’ya teşekkürün biri bin. Fincanım hala kutusunda. Şans… O sırada kızlar içeri giriyor. Tek başıma balkondan kenti seyre dalıyorum.

Az önceki kahkahaların yerini alan sessizlik içten içe kulaklarımı kemiriyor. Bu balkonda şahitlik ettiğim tüm konuşmalar sanki uyanıyor. Yanı başıma baksam yitik sevdaları, ederinden eksiğine bozdurulmuş altınları, hüznün tende açtığı yaraları göreceğim. Uzağa bakıyorum. Balkonun beni yutmasına izin vermiyorum. İçeriden sesleniyor Leyla “fincanını al da gel kahve yapıyoruz…” Gülümsüyorum. Sahi Leyla beni çağıyor. Üstelik beni balkondan yanına çağırıyor.

Fincanımı elime alır almaz sert bir rüzgâr esiyor, dengemi kaybediyorum. Şans fincanım elimden fırlıyor, havada daireler çizdikten sonra ayaklarımın dibine düşüyor. Koşup geliyor kızlar. Kulplu kısım Leyla’nın ayaklarının dibinde öylece bana bakıyor.

Görsel: Marc Chagall


Ölen: Şimdiki Zamanlar*

Başımı gömdüğüm kitaptan kaldırdığımda, televizyondaki görüntüye takıldı gözlerim. Ses, var yok arası. Belki de bu yüzden yıllar önceki bir medeniyete ait bir belgesele baktığımı birkaç saniye içinde kavrayabiliyorum. Buluntular bir bir anlatılıyor izleyiciye. Savaş aletleri, tabaklar, kaşıklar, bardaklar, kolyeler…

Gözlerimi evimin içinde gezdiriyorum bir an. Şu an deprem olsa ben ve içinde bulunduğum bina yerin yedi kaç dibine gömülsek, yıllar yıllar sonra gömü değeri taşır mıyız? Ölen şimdiki zamanlar olacak. Ama gömüyü gün yüzüne çıkaran için eskimiş sayılacağım, sayılacağız. Hoş bu evdeki her şey müzelik öyle yerin dibine batıp, çıkmaya gerek yok ama.

Bazen böyle şeyler düşündüğüm için aklımdan şüphe ediyorum. Toprağın ne kadar merhametli bir örtü olduğunu biliyorum. Çiçekle, börtü böcekle şimdiyi yaşattığı kadar içinde geçmişi de taşıyor. Üzerinde barındırdığı mezar taşlarının çokluğuna bakınca toprağın yükünü kavrayabiliyorum. Tuhaf olan benim bunları düşünmem mi? Yoksa bilmem kaç yıl önce yaşamış adamın birinin evinde kullandığı çatalı, kaşığı, maşrapayı müzeye götürüp sergilemek mi? Tartışılır. Üstüne bir de üşenmeden belgesel çekmek… Geçmişi kazıyarak kendini var edenler oldukça daha çok belgesel yapılır. Mesela ben. Hatta hayatım. Her hafta belgeselini çekiyorum. Terapide.

Ayrıntıya çok önem veriyormuşum. Resmin bütününü kaçırıyormuşum.” Terapistimin yalancısıyım. Zihnimin dağınıklığından kurtulmak için düşüncelerimi seyreltmem ve işlevsel olmayanlardan kurtulmam gerekiyormuş. Böylece kaygı ve takıntılarımdan kurtulabilirmişim. Hayatım o zaman belgesel değil belki roman tadında olurmuş.

Belgesel devam ediyor. Çocuk oyuncaklarına bakıyoruz. Bakıyoruz diyorum. Milyarlık dünyada şu saatte sadece ben izlemiyorumdur herhalde bu programı. Yalnız olmak istemiyorum. En azından reyting kardeşliği yaşayabilirim. Oyuncaklar dünyasından, ölüler dünyasına hızlı bir geçiş yapılıyor. Bir lahde bakıyoruz şimdi. Neden mi sesi açmıyorum? Gözlerim aldansın istiyorum. Duyduklarımın, kurgularımı sonlandırmasını istemiyorum. Zaten bugünlerde hep ölümü düşünüyorum. İyi oldu denk geldiğim. Şimdi anlatıları dinlesem içimde saklı olanları çıkartamam. Ölmek değil de ölünün ardından yapılanlar ilgimi çekiyor. Çok çeşitli senaryolar üretiveriyorum.

Annem ölmüş mesela. Kimler gelir ki cenazesine diye düşünüyorum. Kalabalık içinde kendime bir yer buluyorum. Uzaktan çok uzaktan kendime bakıyorum. İnsanların cami avlusunda toplaşmaları, oldukları yerle tezat gülüşmeleri, dedikodu etmeleri, annemle ilgili anılarını anlatmalarına katlanıyorum. Bazılarının bana şefkatle yaklaşmaları hoşuma gidiyor. Hele gelip üzgün suratlarla sarılanlar, bir de böğüre böğüre ağlayanlar yok mu? Bunları defalarca defalarca kurguluyorum aklımda.  Mesela “şu lahdin içinde yatan nasıl uğurlandı bu dünyadan acaba?” diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Yıllar yıllar sonra bir belgesele konu olup, en mahrem haliyle binlerce kişinin gözüne sokulacağını düşündü mü ki hiç? Belki de onun ölüm töreni hala devam ediyordur. Annem peki. O hiç düşündü mü ki cenazesini? Kimlerin geldiğini, neler yaptığını, beni, kardeşimi, babamı… Lahdin yanına serpiştirilmiş armağanlara bakıyoruz şimdi. Gözyaşı şişeleri, meyve çanakları, şarap sunakları…

Ölümü düşünmek ürkütmüyor beni. Dedim ya ben daha çok törenlerle ilgileniyorum. Törenleri çeşitlendirmek için sırayla evdekileri öldürüyorum. Hepsine bir merasim düzenliyorum. Sıra kendime gelince içim ürperiyor. Kendime bir tören yapamıyorum. Bir türlü kendimi öldüremiyorum. Lahdin kıyındaki gezimiz bitince karanlık bir odaya giriyoruz. Odada türlü heykeller. Yaşamın sessiz tanıkları sanki her bir surat. Hepsinin gözleri kocaman açılmış. Yaşanmışlıkların ürpertici yüzü nakşedilmiş hepsinin bakışlarına. Şimdi bu heykellerin yaşam görevleri hakkında konuşuyoruz. Tam ortada duran dünyanın ekseninin eğiminden sorumlu sanırım. Benim terapistime benziyor.

Böyle şeyler düşünerek ne tür bir fayda sağladığımı merak ediyorum diyecek bunları anlattığımda terapistim. Şimdiki zamanı başka türlü nasıl öldüreceğimi bilemediğimi söylerim ben de kendisine olur biter. Onu bir tür arkeolog olarak görmeye başladım bu belgeselli izlemekle. Üzerim çeşitli zamanlarla örtülmüş. Terapistim şimdiki zamanda kalmak konusunda ısrarcı. Bense uzağa gitmek istiyorum. Geçmiş ya da gelecek fark etmez. Zamanın üzerime merhametle kattığı bazen de zorbaca benden çaldıklarını terapi odası denen müzede sergilemek... Bunu düşünmek başımı döndürüyor, midem bulanıyor. Sıkıntımdan kurtulmak için başlıyorum bir bir bizimkileri öldürmeye. Sıra kardeşime geldiğinde telefon çalıyor. İç gıcıklayıcı sesiyle konuşuyor.

“Nabeerr”
“İyidir senden?”
“Napiyosun?”
“Hiiiç. Okuyordum. Sonra bir belgesele sardım.”
“Ben de kitap okuyorum. Uzuncadır bu kadar beğendiğim bir kitap olmadı. El âlemde ne aileler var bir görsen. Romandaki kadın ve adamın aşkı öyle hoş ki. Aslında kadın bir katil. Ama adam kadını çok seviyor. Bu yüzden cinayeti üstleniyor. Eee bu bildik bir hikâye ne var bunda deme. Çünkü kadın morfinman. Hapse girse madde kullanamaz ve ölür. Bu yüzden adam içeri düşüyor. Çok romantik! Bir de bizimkilere bak. Kahve içip, fal bakıyorlar. Arada babamın sokakta iri memeli kadınlara baktığı gözümden kaçmıyor ama…”

Belgesel iyiden iyiye heyecanlandı. Karanlık odadan çıkıp, yeniden lahdin yanına geliyoruz. Yoksa… Evet, tam düşündüğüm hatta istediğim gibi. Birazdan lahdin kapağını açacağız. Sırıtıyorum uzuncadır beklediğim bir şey gerçekleşmişçesine. Lahitten dış dünyaya sızan gizemli hava, şimdinin doğasını etkileyecek ve birazdan kim bilir neler neler olacak? Bekliyorum…

“Baban bir gün o koca memeli kadınlardan birinin peşine takılıp evden kaçarsa ne olur?”
“Film olur. Puhahahahahaaaaaaaaa. Babam üşenir. Yapmaz öyle şeyler.”
“Neden yapmasın?”
“Yapmaz”
“Ya yaparsa?”
“Yapmaz diyorum. Neden yapsın?
“Ya yaparsa?”
“Niye üzerime geliyorsun?”
“Üzerine gelmiyorum. Sesin değişti. Üstelik bağırıyorsun”
“Değişmedi. Bağırmıyorum. Benim konuşmam böyle. Sen değişiyorsun bilmem farkında mısın? Şu terapiste gittiğinden beri dedektif gibisin.”

Sadece lahde bakıyoruz. Ses olmadığı için anlatıcının kurgusunu bilmiyoruz. Bu gerilimi seviyorum. Yıllardır bu anı beklemişiz.

 “Ben sana okuduğum kitabı anlatıyorum, sen babamı bir kadınla evden kaçırtıyorsun.”
“Ailenden yakınan sen değil miydin?”
“Ben ailemden yakınmıyorum”
“Az evvel kitaptaki adam ve kadını kim anlattı?”
“Ben anlattım ama…”
“Onca okuduğun kitap içinde bana hiç birini anlatmadın. Neden şimdi bu aileyi bana anlatma ihtiyacı hissettin?”

Ve lahdin kapağını açtık. Mezarın içinden sızan hava sanki ekranı aşıp evimi sardı. Birden kendi cenazeme konuk oluverdim. Evim mezarıma dönüştü o an. Müzeymiş meğer burası. Sergileniyormuşum. Geçmişi bir gün tekrar kazıyacak olan daha sonraki nesilleri bekliyormuşum. Ve o. Telefondaki. Sibel. Aslında şimdiki zamanı öldüren kişi olarak lahdin kapağını açıp aslında kendi hayatını öldürüyormuş.


* Sevgili okur, "Dünya Öykü Günü"müz kutlu olsun. 

Görsel: TimeOut - Özgür Çakır 

Pilli Saat

Saatimin pili bitmiş. Sanki biri ya da bir şey ölmüş gibi; insan, kuş, kedi, çiçek… Bir tek o bundan etkilenmiş. Saatim durmuş ama dünya dönmeye devam ediyor. Üst komşu hala gürültücü, ödenmesi gereken faturalar boylu boyunca masanın üstünü kaplamış, insanlar bir yerden öbürüne yetişme telaşında ve ben kalkıp işe gitmek zorundayım. Oysa saatimin pili bitmiş. Ben dâhil kimse bunu fark etmemiş. Bir tek saatim kendi varlığından haberdar ya da varlıksızlığından.

Dün durmuş,  tam 5’e 20 kala. O vakitlerde ben bir başıma sinemada oturmuş bundan sonraki sıkıcı hayatımın nasıl geçeceğini düşünüyor, aslında evrenden habersiz planlar yaptığımı sanıyordum. Oysa içimden geçen ya da geçmeyen her şeyi kara delik misali bilir bu evren. Kurguladığım tüm kehanetlerimi doğrular. Ne düşünüyorsam o olduğumu fısıldar bana. Bunun için saatlerce yoga vs yapmama ya da nirvanaya erip tekrar dünyada dolaşmama gerek yok. Dün saat 5’e 20 kala, dalga geçtiğim evrene yolladığım mesajları düşünerek aslında bahtsızlığımı yüzüme yüzüme vuran filmle içlenirken durmuş saatim. Kim dayanır ki bu hüzne. Durmuş işte. Zaman durmuş. Zaman durduran hüzünlerim var benim. Hüzünlerim bir de beni durdurabilse.

Duran saatim kadar cesaretim var mı ki? Durabilir miydim ben de? Ne olurdu acaba bir an durabilseydim. Etrafımda her şey akıp gitmeye devam etseydi de ben dursaydım. Tıpkı o masaldaki gibi. Gittiğim terapi grubunda çocukken okuduğumuz ya da anlatılan masalların anımsanan ve unutulan yanlarının yaşantılarımızla ilgili olduğunu söyledi terapist. Ben masalları başından sonuna kadar anımsarım. Çünkü benim derdim unutamamak. Aslında başkarakterleri unutmak isterim. Yan karakterler bana daha cazip gelir. Sekiz çocuklu evin, beşincisi olunca belki insanın başkarakter olmaya fırsatı olmuyordur diye bir yorum yaparak iç döküntülerimi biraz olsun sessizleştirebiliyorum şimdilerde.  Hem ne o öyle her şeyin başkarakter etrafında dönmesi.  Oysa hayat çok katmanlı. Bu lafa sinir oluyorum ama bak yeri geldiğinde ne güzel de duruyor satır arasında. Oysa daha küçükken söz verdimdi kendime sırf güzel duruyor diye bir şeyleri yapmamaya.

Neyse… İyi ki son zamanlarda televizyon dizilerinde yan karakterlerin hayatları gündeme geldi. Ama hep aşçı, hizmetçi, uşak. Oysa ben gibi yan karakterlerinde güzel bir hayatı olabilir. Buna kendim bile inanmasam da söyleyebilmem bile önemli bir adım. Çünkü çok çok küçükken inanmadığım hiçbir şeyi söylememeye söz vermişti. Yahu benim küçüklüğüm hep bir şeylere söz vererek geçmiş. Ne zaman yaşadım hiç bilemedim vallahi.

Saatimin durmuş olması günlük hayatımın ritmini bozdu. Derhal ona pil taktırmam gerektiği için düştüm yollara. Bir an her şeyin durduğunu hayal etmek istedim. Yapamadım. Ne mümkün. Sanki saatimin durduğunu herkes duymuş yolda üç kişi sırf nispet olsun diye “saat kaç?” diye sordu. Oysa şehrin her yerine kazulet misali saatler dikildi. Cep telefonu var. Saatime baktım sitemkâr. Durdun da halt ettin sanki. Aklıma o masal geldi niyeyse. Terapi grubunda anlatacak bir şey çıktı diye sevindim. Uyuyan Güzel. Bırakmadılardı ki kız bir başına uyusun. Herkesi uyuttulardı. Sonra hep bir öpücükle her şeyin düzeldiği o masallardan birini daha anımsadım. İnsan öpülmekten kaçınıyor ama bir öpülüyorsun duran hayatın değişiveriyor. Bir öpücük uğruna ne hayatlar bekleşiyor ya Rab. 

Yoruldum kendi sesimden, kendimi duymaktan. Birazda başları anlatsın bana beni ve kulağım yabancı sesleri keşfetsin. Yol boyu sesleri dinledim. Kulağım bir saatin tik taklarını aradı. Böylece zamanın hala bir yerlerde işlediğini bilecektim. Tik takların zamana uyum gösteren seslerini sağır etti kulağımı. Yol boyu insanların hırslarını, avuntularını, iniltilerini, sinirlerini duydum. Yani zaman durmamış kendi bildiğince akmaya devam ediyordu. Bir tek benim saatim yaramazlık yapmış, zamana çelme takmıştı. Buna kızan zaman onu oyun dışı bırakmıştı.  Son 27 saattir öylece kala kalmıştı ortada saatim. Onun bu yalnızlığı, işe yaramazlığı içimdeki kaygıları kamçılıyordu. Adımlarımı hızlandırdım. Sonunda saatçiye geldim.

Kapıyı açtım. Eski bir dükkân burası. Antikacı misali içeride daha önce hiç tanış olmadığım onlarca şey var. Gözlerim guguklu saat arıyor. Ama burada yok. İçeride hacı yağı ve metal kokusu birbirine karışmış. Loş ışıkta acabası. Başımı kaldırdığımda göz göze geliyoruz. Hulusi Kentmen’e benzeyen bir adam saatçi. Tatlı sert. Dudakları bıyıklarının altında kaybolmuş. “Yaşlı erkekler neden göbeklerine kadar çektikleri pantolonlar giyer?” sorusu yine beliriyor aklımda. Başımla selam veriyorum. Cebimden çıkardığım saatimi gösteriyorum. Birkaç müşteri daha var içeride. “Az bekle” bakışıyla selamlıyor beni saatçinin gözleri. Sıranın bana gelmesini bekliyorum.

İçeride durmuş bir sürü saat olduğunu fark ediyorum. Desene birçok kişinin zamanı durmuş. Nedense bu düşünce beni hafifletiyor. Dükkân boşalasıya kadar o saat senin, bu saat benim zamanda yolculuk ediyorum. Derken “hanım kızım…” sesi sıranın bana geldiğini söylüyor.
Saatimi uzatıyorum. Avucunun içine alıp bakıyor önce birkaç saniye. Başını kaldırıp bana bakıyor. “Oldukça eski…” diyor. “Annemindi. Ona da annesi vermiş. Anneanneme kimden kalmış ya da nereden almış bilmiyorum” diyorum tüm soruları bir anda savuşturmak için. İnce uçlu tornavidasıyla nazikçe arka kapağını acarken saatimin, ikimizde geçmişteki yolculuğumuza devam ediyoruz. Ne zaman pillerin değiştiğinin yazıldığı küçük not kâğıdı görünce yüzüme bakıyor ve mırıldanıyor “iyi dayanmış…”

Zaman dayanır mı? Zaman acıtır. O hâkimdir. Hüküm verir, ona göre yaşar gidersin. Uyandığımda bugün günaymasın diyebiliyor muyum? Büyümek istemedimdi de bak on ikime gelmeden kuşburnu gibi dökülmeye başlamıştı memelerim. Şimdi gerdanımı süsleyen ince çizgilerle olan savaşımı düşünüyorum. İyi dayanmışmış. Vallahi Hulusi Kentmen’e benzemesen sorardım ben sana. Kaşlarım çatılmış ki “n’oldu?” bakışlarıyla kendime gelip, derin bir nefes alıp gevşiyorum. “İçine pilin civası akmış” diyor saat tamircisi. Haznesi dolmuş. “İyi dayanan zaman işte böyle izler bırakır mı?” diye küçümser bir gülücük geçiyor dudaklarımdan. “Biraz zaman alır bunu tamir etmek, dilerseniz akşama gelip alın…” .“Peki, akşam olduğunu nereden bileceğim?” diye bir şeyler dökülüyor ağzımdan. “Ezan sesinden ölç zamanı…” diye matrak bir ses çalınıyor kulağıma. Hangi filmde gördümdü ben bu adamı. “Çocuğum sen hiç dışarıda oynamadın mı? Akşam ezanıyla eve girilir. O vakit gün gecenin koynuna girer, sokaklara kurtlar, kuşlar iner.” Tamirci, “o eskidendi, çok eskiden…” gülüşünü yerleştiriyor yüzüne. Hala hangi filmde gördüğümü anımsayamadığım adam “bir çay söyle ahretlik, şöyle tavşankanı olsun” diyor. Tamirci başını kaldırıyor “göz açıp kapayıncaya kadar akşam olur dertlenme kızım.” deyip kapıya yöneliyor “Saniye Hanım kızım bize iki demli çay.”


Cep

Elimi cebime attığımda maziden kalma sinema biletlerine, unutulmuş paralara ya da yiyecek kırıntılarına gülümseyemiyorum artık. Ellerime hüzünler takılıyor.

Oysa o filmi ben seyrettim.
O çikolatayı ben yedim.
Kim bilir o parayı ne için bozdurdum, sonra da ya üşengeçlikten ya da vakitsizlikten cebime sıkıştırıverdim.

Cebimden çıkanlar beni yaşanmışlıklarıma götürür, bilirim. Günden kalanları şimdiye taşımak içindir cepler, siz de bilin. Cep, belleğin karanlık kileridir. Birşey unut ki cebinde, olmadık bir yerde ansızın hınzır ve utangaç bir dışavurumcuyla karşılaş. İş toplantısında eline sümüklü bir mendil gelsin, sevginle yürürken eskisiyle gittiğin kafeden aşırdığın çay şekeri paketi dudağında çekingen ve iç buran bir gülücüğe dönüşsün, en züğürt kaldığın anda avucundan tüm bedenine yayılan beş, on liranın sıcaklığını yaşa.

Bu sabah elimi cebime attım, boşlukla tokalaştım. O gün sanırım cebimde saklayıp, gelecekte kendime armağan edebileceğim bir şey yaşamamıştım. Sahi “bu ceketi en son en zaman giydimdi” ben diye geçirdim aklımdan. Kayıtlarda tek bir iz yok. Aklımın sınırlarını zorlarken, bir taraftan da cebimde bir kuyu açıyorum. Sanki gizli bir bölme var. Çok uzakta değil. Biliyorum. Birazdan elime bir şeyler gelecek. Birkaç dakika sürüyor arayışım. Kırgınlıktan mı kızgınlıktan mı anlımda boncuk boncuk terler birikiyor. Yeni yetme heyecanı sanki yaşadığım. Bir şey buldum derken kaybetmek… Boşlukla tanış olmak böyle bir şeymiş, anlıyorum.

Üzerimdekini bir anda çıkartıp, çok cepli bir mont alıyorum gardıroptan. Bir çırpıda giyiniyorum. Aynadaki aksime bakıyorum. Ellerim gizli kasada saklı duran nadide mücevheri almaya hazır hırsız misali. Fermuarlı cebi açıyorum usulca. Sanki biri bana bir eşek şakası yapmış da korkunç suratlı bir palyaço fırlayacak cebimden. Kalbimin sesi dışarının hengâmesini bastırıyor. Yok. Hiç bir şey yok. Sol da hayat var derlerdi bir de. Onca cebi olan monttan hiç mi bir şey çıkmaz. Çıkmadı. Arayışımın sesiyle konuşuyorum. Fermuarın, trenin raylar üzerindeki hareket etmesi gibi bir aşağı yukarı, sağa sola hareketi, ellerimin ne bulacağını bilmeyen ürkek dokunuşları, kimi zaman hoyrat, kimi zaman mahcup, kimi zaman hırslı halleri…

Birkaç dakika içinde ceket, palto, pantolon, şort denizinde yüzer buluyorum kendimi. Hepsinin cepleri yoklanmış. Geçmişten, bugüne gelen bir şey kalmamış ceplerimde. Yalnızım. Ceplerim kadar boş. Oysa cebimde bir dünya saklıydı. Ne oldu benim dünyama? Sakız, çikolata kâğıtlarına, fındık fıstık kabuklarına, karalanmış resimlere, tutulmuş notlara, metro, otobüs biletlerine. Ne oldu?  Yıllarca yaşadığım ne varsa rakı bardağındaki buz misali eriyip gitti cep yalnızlığında. 

Aynadaki yüzü yerleri süpüren küçük kız çocuğuna bakıyorum. Cepleri bomboş. Rüzgarda savruldu savrulacak. Ona bu kadar yüklenmek istemiyorum. Fısıldıyorum:  "Yoksa cebimde eli olan bir başkası mı var?"


Bir Poşet Çaylık Yalnızlık

Sabahları zorla uyandırılmış bir çocuk gibi kara yüzlü Ankara. Oysa mevsim hala yaz.  Hele çay ile demlenme vakitlerinde balkonda şalsız, hırkasız oturulmuyor. Ay, güneşin arka yüzü ama mecalsiz. Işıtmıyor, ısıtmıyor. Sahiden gece olmuş. Saksının içine saklanmış sensorlu aydınlatmalar da olmasa çocukluk korkularım hortlayacak. İmdadıma bir bardak çay yetişiyor.

Kocaman demliği tek başıma götüremeyeceğim için poşete vuruyorum kendimi. Ömrünün son demlerini yaşayan sararmış mevsim çiçeklerinin arasında hiç yorulmadan dönüp duran rüzgârgülü çekiyor dikkatimi. Geceye tezat hareketliliği yaşam dolu. Sıcak suyu dolduruyorum ince belliye, daldırıyorum içine poşet çayı. Suyun içinde efkârlı bir duman gibi dağılışına ve bir süre sonra sinsice tüm bardağı kaplayışına bakıyorum. İçim ürperiyor. Ne zaman yola çıkacak olsam böyle oluyorum.

Bu gece, gidiş öncesi… Üşüyorum. Bozkırın ağustosu işliyor iliklerime. Gündüzü yaz, gecesi kış olan bozkırın insana ne zaman uzun kolluları giydireceği belli olmuyor. Ayazda çıplak, çırılçıplak kalmış gibi hissediyorum. Bi başıma… Oysa evimin balkonundayım. Kollarımla sarıyorum bedenimi. Önümde duran çay bardağına bakıyorum. Bir dudak payı mesafesi aramız. Oturduğum yerden belli belirsiz seçebildiğim bavula selamlaşıyorum. Çocukluğumun demleme çayları yakıyor gırtlağımı. Gözümün önünde kırmızı terliklerine sıkıca sarılmış o küçük kız çocuğu beliriyor yine. Gözlerimi yumup, sağa sola sallıyorum başımı, sanki birazdan gözüme kaçacak kum tanelerini savuşturur gibi. Hangisi daha ürkütücü bilemiyorum. Karanlık mı yoksa belleğimde canlanan izler mi?  

Kitabımdan bir cümle daha okuyorum. Bardağımdaki poşet çay çoktan demini almış. Tam ince belliyi yakalamışken bileğimde bir sıcaklık duyuyorum. Koynunda saklı kırmızı terlikleriyle kız çocuğu duruyor hala bavulun yanında. Gitmeler ve gelmeler arasına sıkışmış, götürdükleriyle getirdiklerini bir türlü tümlemeyen diğer oyuncularda bavulun etrafına çörekleniveriyor bir bir. Uzuncadır rafta ters çevrilmiş duran fotoğraf karesi canlanıveriyor zihnimde.

Annem yükte ağır, pahada hafif çul çaputu yüklerken bavula, karnını şişiren onca olayı haykırmaktan geri durmuyor babamın yüzüne. Annem odanın içinde dolanıp dururken sadece bavula bakıyorum. Kırmızı terliklere bu gidişte bavulda yer kalmayacak biliyorum. Annem hışımla kapatıyor bavulu, gözü hiçbir şeyi görmeden yöneliyor kapıya. Uzun koridor boyu itişe kakışa yürüyen bizimkileri izliyorum. Kâh kapının önünde, kâh apartman girişinde, bazen arada bir yanıp bir sönen demokrasi neferi sokak lambasının önünde sulh edene kadar olduğum yerde sarıldığım kırmızı terliklerimle ayakta bekliyorum. Her yıl benzer seremoniyi yaşıyoruz.  Yaşım ne kadar büyüse de değişmeyen tek şey o bavulun hatta evde içinde ne kendime ne de terliklerime bulamıyorum. Ve nereye gidersem gideyim içi hep boş, hiç dolduramadığım bir bavulla dolaşıp duruyorum.

***

Bildik yollardan geçerek işe gelmenin en güzel tarafını düşündüm. Aklıma bir şey gelmedi. Ölesiye açım. Beynime kan gitmediğinden aklıma bir şey gelmemiş olabilir. Veysel abi görünüyor merdivenlerin başına. Namı diğer “Simitçiler Kralı”. Konuşmadan tutuşturuyor elime simidimi, bakamdan alıyor parayı. Merhaba ve iyi günler anlamına gelen tek kafa sallamayla sürdürüyoruz iletişimimizi. Ofise gelince ilk iş basıyorum su ısıtıcısının düğmesine. Poşet çayın kâğıdını açmamla kızılca kıyamet kopuyor. “Usulca açtım oysa kâğıdını bu sesler çaydan gelmiş olamaz” diye düşünürken, ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.  Ayaklarım beni koridora doğru itiyor. Görüntüleri insana benzeyen, kare şeklinde paketlenmiş ve üzerlerine elbise geçirilmiş geçkince iki kadın, sekreter Nigar’ı gagalayan saksağanlar gibi karşımda duruyor. O sırada nedense su ısıtıcısının düğmesinin bozuk olduğu geliyor aklıma. “Kendi kendine kapanmayacak ve içinde azıcık su vardı” düşüncesiyle zihnimi dövüyorum. Dün gece gibi bu sabah da çay içmek nasip olmayacak. Ve kavga başlıyor…

Nigar becerikli kızdır, türlü belaları savuşturur ama bu seferki farklı. Poşet çay ve simitin flörtöz duruşu sinirlerimi bozuyor. Suyu kaynatamayan ısıtıcıya sövecek zaman bulamadan kadınlardan birinin haykırışıyla kendime gelir gibi oluyorum. “Biz burada bekleşirken nasıl simit yersin? Utanmadan yanında peynir ve zeytin. Bal, kaymak da ister misin canım?”. Gözüm Nigar’ın başının üstünde sallanan saatle buluştu: 8.42… Sabah sabah bu kadar enerjiyi nereden buluyorlar hiç anlamamışımdır. “Ya sabır!” deyip dönüp su ısıtıcısına bakıyorum. Neyse ki kendi halinde kaynamaya devam ediyor. Kadınlardan öteki alıyor sazı eline “Burası yemek yeme yeri mi?”. Nigar “sistem yok, giriş kaydınızı yapamıyorum” diyor sakince ve bir lokmacık simidini ağzına atarak. Tuhaf Nigar’ında çayı yok. Onun bu kayıtsızlığı karşısında kadınlar daha bir delleniyor. Sesler ayyuka çıkmış durumda. Derken bir hasta yanaşıyor yanıma. Bir şeyler söylüyor ama ne dediğini anlayamıyorum. “Bi saniye” deyip Nigar’a doğru yürüyorum, çay suyunun fokurdadığını duyarak. Kadınlardan biri panter misali dalıyor Nigar’a. Tek dalış işe yaramıyor Nigar savunmada. Bir Kırkpınar şenliği başlıyor. Tükürükler, salya, sümük yumruk, küfür rezilliğin bini bin para… Bizim postalar ne cehennemler acaba? Kadınlar alıcı kuş gibiler. “Burası çocuk kliniği, sakin olun biraz. Bakın sabileri ürkütüyorsunuz” diyorum. Sanki sözlerim raunt arası. Bir nefeslenip “Haklısınız hocam ama biz beklerken yemek yiyemez. Bizimle böyle konuşamaz” deyip tekrar çirkefliği kuşanıyorlar. O sırada küpeli delişmen bir başka hasta yakını “Kadınlara böyle bağıramazsınız” diye çıkışmasın mı? Nigar yeni bir cephe açma konusunda kararlı adımlarla onun üzerine yürüyor bu defa “Biz neyiz burada trans mı?” Hayda! Şimdi de cinsel ayrımcılık konusunda başlıyor münakaşa. Sonunda müstahdemler yetişiyor. İki cılız biri etine dolgun üç adamı hallaç pamuğu gibi atıyorlar koridorun sonuna Nigar ve meydan muharebesinin diğer üyeleri. Derken sekreterimiz kuyruğuna basılmış kedi gibi avaz avaz “Güvvvvvvenliiiiig!” diye bağırıyor. Fellini filmlerinden birinin bir sahnesine hapsolmuş gibiyim. Gele gele ahu gibi bir kız gelmesin mi güvenlikçi kılığında. Yürüyüşü arkamdan gel kıvamında. Kalabalık sütliman. Koridorun sonundaki odamda çalışan su ısıtıcının haykıran sesini bile işitebiliyorum. Sabah bana bir şeyler soran hastanın sesi de cabası. Telefonda birine olanı biteni anlatıyor:  “Anammm tam telezondaki gibi gız. Hiç bu kadar yakından görmemiştim olup bitenleri. Keşke sende olaydın da birlikte yaşayaydık bu macerayı…” Güvenlikçi kızın büyüsünden midir nedir olaylar sanki yatışıyor. Nihayetinde kadınlar şikâyetçi olmaya karar verip soluğu başhekimin odasında alıyorlar. Kadınların şikâyetçi olacağını işiten Nigar durur mu? Değme artiste pes dedirtecek şekilde başlıyor sinir krizi geçirmeye. Ayılıp bayılıyor. Hurra herkes Nigar’ın başına. Nigar bu dilini tutar mı hiç. Arada gözleri açıp laf sokması da yok mu? “Hastanenin 15 TL ye ihtiyacı varsa ben vereyim de bunlar gibilere bakmayalım. Dilerim Tanrı’dan devasız dertlere tutulursunuz da sülükten doktor diye medet umarsınız” demesin mi… O sırada film kopuyor. Koridor meydan savaşı sürerken tek eksik Red Kid ve Daltonlar sanki. Benim burada ne işim var deyip soluğu odama alıyorum. Kapıyı kapatıp tüm dünyayı ardımda bırakıyorum.  Buharlaşan suyun yüzüme vuran sıcaklığı eşliğinde simitten bir ısırık alıp poşet çaya hüzünle bakıyorum.


***
uzakta olacağım
zaten yan yana değilsek
hep uzak

Sen çalışırken ben günü yaşadım. Azıcık. Aylaklık ettim sayılmaz. Çalıştım. Çalıştım da günden payımı da aldım. Hakkım kadarını aldım merak etme. Tamam, tamam itiraf ediyorum hınzır kedilik yaptım birazcık. Kızma! Pencereden baktım bi ara, hayal kurdum. Hayal kurmayı seviyorum. En gerçeğinden hayaller kurmayı ama. Yasaklanmadan az  gündüz düşü gördüm. Bu gündüz düşlerini çok seviyorum. Çünkü bu sayede seni görmem için illa gece olmasını beklemem gerekmiyor. Seni hissetmem için uyumam gerekmiyor yani. Gündüz düşleri için yüreğini açman yeterli, yatak yorgan gerekmiyor. Bir pencere görünce burnumu dayıyorum gökyüzüne bakıyorum. Türkü mırıldanıyorum, anneannemin öğrettiği duaları okuyorum, senin yüzünü gözümün önüne getiriyorum. Mutlu oluyorum. Mutlu olmak çok kolay aslında. Bir pencere olsun yeter.

Pencereleri çok seviyorum. Pencere sana açılan kapı. Yola bakan o küçücük cam parçasından başımı uzatıp sana bakıyorum. Bugünlerde pervaza bir kuş dadandı. Güvercin değil. Ona sokak kuşu adını verdim. Ne zaman seni düşünsem, sokak kuşu pencereye geliyor. Onunla seni konuşuyorum.

Bu öğleden sonra sarı yazın ilk renklerini buldum. Atkestanelerinin yaprakları kızarmış. Sende gör istedim. Tüm renkleri zihnime kazıdım. Daha önce görmediğim renkler bunlar. Biliyor musun ağaçlarda yaşama
tutunmaya çalışan yapraklar var, inadına yemyeşil. Ama yerdekileri görmen lazım. Yeni sarı, eski sarı ve çürümüş sarı… Sarı kış gördün mü sen! Allah baba yapmış bu sabah  bizim için görelim diye. Ben senin içinde baktım. Nefes alınca burnun yanıyor bahar gibi. Onca soğuğa karşın, onca acıya karşın gizliden kışa bahar gelmiş. Sen de hisset istedim. Çocuklar ne kadar mutlu bir görsen. Gitsem yanlarına saklambaç oynasam, sobelesem hepsini. Çocuklarla dans etsem yaprakların üzerinde en sarısından. Çocuklara uzaktan bakan kediler var. Yatağımızı mahvettiniz diye inceden incede gırlayan kediler. Bir yakalasalar çocukları! Kedileri görmen lazım.

Bu sabah pencereye geldi yine sokak kuşu. Simidim vardı elimde. Az ufaladım koydum önüne. Çayımı veremedim. Kıyamadığımdan değil. Hep ister diye düşündüm. Çayı bilsin istemedim. Doğasına aykırı gibi şeyler hiç düşünmedim. Sıcaklığı bilirse hep ister. Sıcaklığı bilsin istemedim. Bilmediğin şeyleri istemiyorsun çünkü. Bilmezsen canın çekmiyor, özlemiyorsun. Herkes simit verir olmadı ekmek verirler. Ama soğukta bi bardak çayı kim verir bir sokak kuşuna. Seni düşündüm. Sıcaklığını düşündüm. Sen çalışırken ben düş gördüm.  Gündüz düşümde seni gördüğüm.

Yavaş yavaş zaman akıp gidiyor. Öğleye koyuldu gün. Gökyüzü beyaza çaldı soğuk çıktı. Güvercin gitti. Simit bitti. Gündüz düşü yok. Pencere kapalı. Ve önümde bir bardak poşet çay yalnızlığı… 

Görsel:
jelibonbahcesi