şehir hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şehir hayatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kağıt Toplayıcısı

Siyah beyaz bir sabaha uyanmak vardı düşlerimde. Avare filmindeki Raci gibi Selma’yla masalsı bir aşk yaşamak isterdim. Gerçeğin tokadıyla uyanmak zor değil aslında benim için. Hayat beni çok sever, bilirim. O nedenle de yerden yere çalar durur beni. Benim dünyamda sevda, kavga demek. Hayatla, vuruşarak sevişiriz biz. Kanlımdır o benim. Sürekli kanatır beni. Yaralarımın hepsi ondan armağandır. Yüzümdeki bıçak yarasından, kalbimdeki sarışın kızın ince burukluğuna kadar. Hayat ince izler bırakır bende. Vur kaç taktiğini uygular. Bazen beni Filistin askısına asar. Yaralar. Yaralarımı sarmak yerine, tuz basar. Öldürmez ama süründürür. Sonra da ardına bakmadan kancık köpek gibi kaçıp gider. Ben az palazlanıncaya kadar bekler. Yaralarım daha tam iyileşmeden çelme takmaya gelir. Ne zaman beni düşüreceğini iyi bilir. İşte o zaman kancık köpek, kudurur saldırır bana. Hayatımı zincire vurulmuş olarak yaşarım çoğu zaman. Bazen göremez beni, saklanırım topladığım kâğıtlar arasına. Çoğu zaman insanlar da göremez beni. Kâğıtlarla bütünleşmiş bir adamım. Buruşturulmuş, bir köşeye konmuş bir hayatın, kuşe kâğıdıyım. Kapak sayfasıyım. Açılmayı bekleyen bir sayfayım.

Öyle beyaz sayfalar açma derdim yok benim. Kirli dünyaya beyaz gitmez çok iyi bilirim. Beyazın gölgesine sığınmış bir hayatın grisiyim. Boş sokakların dolu hayatıyım. Serseriliğe vurduğum bedenim söver geçmişime, geçmişime. Binalar arasına kondurulmuş bir sokağın meyvesiyim. Dalından kopartılmış ham meyveyim. Aç gözlülük edip, nefisine yenilip beni hoyratça savuranlar utansın. Beni yıkamadan yemeğe yeltenenler utansın. Temizlik dış kabukta mıdır? Ya içim kurtlandıysa. Özümü ince ince yer suççuklar. Onları nasıl temizleyecekler benden. Boş bir sokakta yolunu bulmaya çalışan bir adamım.


Boş sokaklarda hiçbir şey göze çarpmaz. Sessizlik ve boşluk alabildiğine sarmıştır her yeri. Alıcı gözle bakmaz insan içinde dolanıp durduğu yere. Arada izmaritler yol haritası gibi vurur gözüne adamın. Gözüme gözüme çarptıkça tütün artıkları, kalabalıkta var olmaya yeltenirim. Gürültü ve karmaşanın içinde ne ararım bilmem. Çoğu zaman aradığımı bulamam da. Nesnesi belli şeylerin peşinden gidince insan mutlu oluyor. Serde sakladığım ve bulmaya adadığım ömrümse tükenmiyor, tüketiyor.



Hep ardımdan bakan bir kadın olsun istedim. Akşama mutlaka eve gel diye ardımdan su döken. Beni bekleyen, özleyen bir kadın. Benim kadınım. Akşama eve gelmek için bir nedenim olsun kadınım. Uzun zaman önceydi böyle bir kadın girdi hayatıma. Onu görünce hayatın nasıl bir şey olduğunu kavradım. O gün bugündür hayatın kitabını yazdım ben. Hayat denen şeyin, bitmiş bir yemeğin ardından tabağı ekmekle sıyırmak olduğunu biliyorum. Neden mi? Bazen ekmeğim oluyor, yemek olmuyor. Tabakta yemek. Düşlemek bile başka bir keyif. Dumanı üzerinde kuru mesela. Çankırı caddesinde yol boyu pavyonlar arasına sıkışmış dükkânlar var. Ucuz etin yahnisi dememek lazım. Bazen kaçamak yapıyorum. Kuruyla sevişiyorum. Fasulye zengin yemeği olmalı diye düşünüyorum. Kaderine orospuların yazıldığı bir caddede gündüz pezevenklerle volta atıyorum. Ben kağıt topluyorum. Onlar kâğıttan ruhlar. Ben kâğıt satıyorum. Onlar kâğıttan bedenler. Hepimiz elimizin kiri gibi davranıyoruz yaptığımıza işe. Sıkışmış bir hayatı ancak bir aşk dağıtır diye düşünüyorum. Rüya görmeyeli çok olmuş. Anamı görmek istiyorum en çok. Ama bedenimi kıvrandıran o kız. Sarı saçlı zengin kız. Bana hayatı belleten o kız var hep düşlerimde. Tabağımdaki kalan yemek o. Gözümün üzerinde olduğu. Ekmeğimle topladığım son lokma olarak yediğim tat o kız.



Hayat akıp gider benim caddemde zengin kız, fakir adam repliğinde. Penceresine taş attım çıkmadı yosma Kadife yine dün gece. Sarı kızı düşünüp onunla sevişmek vardı serde. Anladı mı ne başkasını sevdiğimi yüz vermez oldu bana. Gönül koydu. Kırdım kalbini kapı aralığının kedisinin. Bir çare yürek gelmez böyle işlere. Eşeğim ben diyeceğim hayvanın kabahati ne? Alacağım kız seni dediğimde memeleri dikleşiveriyor o düştü aklıma şimdi. Yosma pek de işveli. Esmer güzeli. Seviyom mu acep ben bu kızı? Ne seveceğim ya ben onu. Çıkmadı cama yosma. Oysa bir bakışı, uyku ilacı olacaktı bana. Uykusuz kaldım bu gecede. Terk etmedi sevdam beni. Sarışın kız aklımı dikleştirdi yine. Aklım neremdeydi. Her şey büsbütün karıştı. Hayat bastı beni.

Yola koyulmuş bir adam. Trafikte tanımlanmamış bir araçla gitmekte. Çer, çöp içinde bir düzen kurdum kimse bilmez. Keşkelerin dünyasının artıklarını yeniden dönüştürme projesinde çalışıyorum. Hadi gel köyümüze geri dönelim Fadime’nin düğününde halay çekelim. Zaman zaman ellerime bakıyorum Yüzüm 30, ellerim 70 yaşında. Ellerime topladığım kâğıtların kaderi sinmiş. Rengin bile kaderlisi bulmaz beni. Kuşe kağıtların kırmızı, mavisi, afili cırtlak renkleri. Beni bula bula siyah bulur. Benim kaderim zenci. Beyaz da olsan kaderin rengi belirliyor hayatta yol almanı. Rotam sokakları gösterirken aklımda sarışın kız, özlediğim Kadife’nin memeleri. Zalim kara kız geçerken pencereyi aralar mı ki? Bilinmez.

Hayata bazen arkamı dönüyorum. Kancık köpek sırtımdan vurur beni. Süslü hayatların artıkları: Kalabalıklar, yalnızlıklar ve gözyaşları.. Ah bir gün belki hayattan, geçmişteki günlerden, bir teselli ararsan bak o zaman resmime. Hey gidi Cem Karaca be! Bir fotoğrafım yok ki. Ne doğumuşum, ne askerlik. Hatırladığım geçmiş zaman.. Ağlamak yok, gülmek var. Yarınlarda..


İtelemek hayatı. Kim kimin sırtında kambur bilemiyorum. Öylece yürüyorum. Söz de ben çalışıyorum. Sabahtan beri sokakların kokusunu çektim içime. Bağımlısıyım buraların. Buralar benden sorulur. Üç beş dost aşımıza ortak olmuş. Dünya büyük. Hancı! Yolcuları sınama. Ben seni sınıyorum mu? Elimi açıp dua etmesem de, seni anmadığım bir gün oluyor mu? Bilirim yetmez bu sana. Kimi namaz eyler, kimi niyaz be Hancı!


Hasbıhal etmek lazım. Konuşunca dilimin pası gitti. Bir kaç söz insanın ruhunun yüklerini alıp götürür dost bir ağızdan dökülünce. Yok, öyle memleketi kurtarmak ayaküstü. Yaşama dokunuş bizimkisi. İşten kaçırıp eğlenceye saklandığımız anlar iki lafın belini kırmak bizde böyle. Ayaklarımın ağrısını dindiren sözler. Bektaşi fıkralarının esas oğlanı olmak zor be gülüm.

Sevdiğim kadınlar geçti gözümün önünde. Elena’nın sarı saçları, ince sesiyle adımı fısıldamasını duyar gibi oldum. Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü o anda. Gördüm. Yosma.. Başka adamın kolunda gidiyordu Kadife. Uyandım işte başka bir sabaha. Hayatın yükünü sırtlanmak benimkisi. Başka dünyaları sırtlanabilir miyimdim ki. Kadife’siz bir dünya. Artık sarılacak sıcak bir bedenimde kalmamıştı. Hayaller zaten benim değildi ki.


Tek göz bir gecekondunun içinde yaşayan bir beton çiçeği değilim. Fakirlik zor doğru. Ama beklenti gibi bir faiz bindirmiyor insanın borçlarına. İnsanın zenginliği arttıkça hırs denen günahın faizi beklenti sarıyor zihinleri. Benim faizim yalnızlığım.


Dolar mı bugün sepet.
Günah olsa taşmıştı çoktan.
Rızık dediğin kağıttan..


Sigaramın dumanına sarmışım seni. Kadife! Fark etmeden sevmişim seni. Ötelerde bekler beni Sıdık. Yarenlik etsek birlikte akşam. Gecenin karası başka türlü gitmez. Çankırı caddesinde felekten bir gece çalsak. İçsek. İçsek. Unutana kadar içsek.


Sıdık baktı yüzüme. Üzülme gideriz dedi. Hele bir akşam olsun.. Özgürüz. Bizimkisi azadlı özgürlük. Cepteki paran kadar özgür olduğunu sanma. Yüreğindeki sevdan kadar. Özgürlük düşüncen kadar. Herşeyi kilitleyebilirsin. Yürekten sevdayı kuş gibi uçurtabilirsin. Ama düşünceyi kilitleyecek bir anahtar henüz yok. Sen düş topla, düşünce topla.. Varsın bilmeyen kağıt topladın sansın... Akşam olunca, kurulur çilingir sofrası. Rakı şişesinde balık olamasak da, ucuz şarap tadı hangi şişedeyse onun ambalayız işte..

Gideriz ey can. Gideriz...


Fotoğraflar : Mazlum Akın



Kenar Süsü


kenar süsü oldum hayatında
yani olmasam da olurdu..
kaza süsü de verirdin vefatıma,
yokluğum boşluk yaratmazdı..




Sessizliğin içinden bazen çığlıklar duyulur. Bu öyle bir histir ki bir ürperti hissedersiniz sırtınızda. Sanki biri ardınızdan size yetişmeye çalışıyordur. Elini uzatsa dokunacakmış gibi. Ama bir türlü size dokunamaz. Ne yavaşlarsınız.. Ne de arkanıza bakarsınız.. Belki orada kalmalıdır o. Geçmişten geleceğe taşınan sevdalar vardır, anda yaşamayan. İşte öyle bir şeydir o his. Bilirsiniz! Sese dokunamazsınız… Gitmeler ve gelmeler arasına sıkıştırılmış bir ömürde, sevdaya dokunmak.. Nerde? Sevdanın sesini duymak.. Nerde? Bendeki sen pembe, sendeki ben sessizlik işte..

Sese dokunamazsınız. Ses pembe düşler gibidir. İnce bir dokunuştur. Yürek dara düşünce ikinci eylem planı gibi çıkartılır pembe düşler. Her düşün bir sesi vardır. Sessizliğin sesi, çığlıktır bu. Uykuya yeltenen bedende güm güm atan kalptir bu. Kalp hep iki hece! Kalp hızlandıkça iki odacık duramaz yerinde. Kulakçık ve karıncık coşar pembenin selinde. Pembenin tonu sesle değişir. Oysa pembenin içine sakladığımız aşk çok seslidir.. Durunca kalp ebru gibi suda dağılır pembe.. Ama kaybolmaz ses! İçinde büyür ses. Gitmelerde bazen kesemez sesi… O zaman başlar kendinle savaş. Sevişmeler, sövmeler döner. Aşk, sorguya! Sonra suçların cezası kesilir…


"seni aramamam, sormamam,
bakmadan uzaklaşmam eminim çok hora geçti
hurdaya çıktı içim fark ettin mi hiçe döndüm
çürüye çürüye tükendim
rezil ettim kendimi
dağıttım…
içtim …
düştüm…
ona buna ağladım
içimden döküldün
gülmeyi unuttum
kendimi dinlemekten
hastalık hastası oldum senin yüzünden


İnce bir sızı gibi başlar akşam şehrimde. Aydınlıktan, karanlığa geçiş ürpertir ruhları. Gece sararken yalnızlıkları günahlarla. Düşünürüm! Eğreti yaşamlar, teğet geçmişken güne oyaladığımın dünyası kenar süsü yapar insanları.

Limon (sarı araba!) ve Uzağa Giden ikinci işlerine giderken bir şarkı başlar ötelerden. Kimin kalbine vurur Duygu Can (radyo!) bilmez bu şarkının ruhunu.
Çalar…
Çalar..
Çalar..

Bir şehri kaybettim



Şehrin ne kadar içine gidersem o kadar insanlardan uzaklaştığımı hissediyorum. Sanki her yerde benden öte bir şeyler var; içine karışamadığım, ben olamadığım. Etrafımda dolanan, tanımlayamadığım bir canlı türü sanki insan. Ben sanki insan değilim! Garip bir duygulanım bu. Tanımlayamadığım. Kendime bile tanımlayamadığım bir şeyi, size nasıl tasvir edebilirim. Üryan bir zihinden damlayan fikirler benimkiler. Miyelin kılıfla poşetlenince aklım, kendi sansürünü koyunca düşüncelere kan-beyin bariyerim ancak bu kelimeleri okuyorsunuz. İnce bir sızı bu. Usuldan yanansa insanlığım.

Yaşadığım şey tek kelime ile: YABANCILAŞMA. Sanki insanlar bir küme, ben başka bir küme. Kesişim kümesi yok. Teğet bile geçmiyoruz. Dokunuş yok, ses yok, hissediş yok. Öylece geçip gidiyoruz. Yüzlerimize bile bakmadan..

Bu durumun adı yalnızlık değil, sanırım aidiyet duygumu kaybettim.
İnsanlarımı kaybettim! Hisseden, ağlayan, gülümsemekten korkmayan canlar yok artık. Sislenmiş akıllar, kendini aşmış olmanın garabetini yaşarken yürekler sadece attım atmadım oyunu oynayacak kadar mekanikleşmiş. Eğitimli olmayı, milletinden bir kopuş olarak algılamayan nefesler yok artık. Suçun outletlerini kendi dünyasını yaşamak adına beslemeyen insanlarımı kaybettim. Düşen bir çocuğu yerden kaldırıp, gözyaşını silen, onu öpen anne babalar nerede? Kendi korkusuyla yüzleşemediği için, acıyan yere bir tokat da anne babalar indiriyor şimdilerde. Bir sokak kedisiyle aynı kaldırımı paylaşan, penceresi dantel perdeli kadınlar nerede? Hiç bir emek harcamadan tesadüfen yaşamayı günü kurtarmak saymayan, elli sarmaşınlar gibi paranın gölgesinde kalmak adına ruhsal örselenmeleri kabullenmeyenler nerede? Aşkı kendinden 20 yaş küçük bir beden sanmayan, türkülerin içinde umutlarını, hüzünlerini haykıran insanlarım nerede? Ben neredeyim? Sırf merakından şehrin en ücra semtini görmek için herhangi bir otobüse binip, bilmediği bir yolda bilmediği insanlara karışmak için otobüs bekleyen yüreğimi kaybettim.
Ne mutluluk paylaşmayı bildik, ne de hüznü. Mutlulukta da, hüzün de elde silah; delinen sadece gökyüzü. Yaşamdan uyanınca gördüklerimizin sadece bir kabus olmasını dileyeceğiz günler yakın. Kıyamet yakın. Tükettiğimiz bir ömür. Kullanım klavuzu olmayan, yanlış kullanılan; bir ömür.

Uğultu kaplı yollar. Oysa bu dünyada sesler hiç kaybolmaz. Ses canlıdır. İşte yüreğinizin en kuytularımızda içimize düşen “ben” korkularımızı dillendiren kimdir? Boşa tüketilmiş nefesimizin intikamı değil de başka nedir bu?

Şehir çok sessiz. Yürüdükçe kendi soluk alış verişimi duyuyorum. Bir de derinlerde tek düze çarpan yüreğimin atışını. Eskiden dehlizlerde kovaladığım şimdi çiseleyen yağmuru bile taklit edemeyen yürek atışımı. Sadece sis var hissedebildiğim. Bu doğru değil! Kendimi, kalbimi de hissediyorum. Sanki tek göz olmuş benim kalbim. İçine sıkışmışım.

Şehir insanları kusmaya başlamış. Artık taşımaktan yorulduğu insanları. Bazı şeyler belki sadece sis altında görülebiliyor. Şehri sis bastığından beri gerçekten insanların baka yüzlerini görmeye başladım. Vampir filmlerindeki gibi ağızlarında bir damla kan var hepsinin. Başka insanların kanı değil bu. Herkes kendini kusmuş. İnsanlar ne kadar özgün ve değerli olduklarını başkalarına değil kendilerine ispatlamak için uğraşıyorlar.

Onca siyah saçlı adamın içinde pembe saçlı kızı arıyorum. O benim için kendini pembe yapmıştı. Onu onca örselememize karşın, yılmamıştı, direnmişti pembe saçlara özgürlük diye. Ortaçağın cadı kazanına düşmüştü oysa, vazgeçmemişti zihnimizi değiştirme sevdasından! Onca siyah, kahverengi göz içinde doğunun yeşilini, batının mavisini arıyorum! Hepimizi Allah yaratmış, birbirimizi bulalım diye.. Bulduğumsa kendi için kendini mutantlaştıran şehrimin insanı.. Bu arada benim gözüm ne renkti..

Bulan, gören, bilen varsa haber verdin..

Gelirken biraz şehir, birazda benden haber getirin!