nisan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nisan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Güneşe Bürünüp Geldi



Telaşla geldi..
Güneş kılığına bürünmüş
Sabah sabah dokundu bana
HAYAT!






Ayaklarını sürüye süreye geldi, girdi koynuma
Habersiz gelmedi
Ayak seslerinden bileyim istedi geldiğini
Ben duymazdan geldim o sesi
Hazırlıksız yakalanmak istedim
Hayal yok, plan yok
Yaşayıp görmek istedim
Sarsın beni istedim hayat


O beni duymazdan gelemedi
Belki de sarılmak istedi sım sıkı
Sardı beni hayat
Bir nisan günü başka ne yapabilir ki
Tüm güzellikleriyle yürüdü üzerime
Ben de gezinmesine izin verdim

Hayat yürüdü yüreğimde
Görmeyen göze bir şey gösterilebilir mi ki?
Ağaca, çiçeğe, böceğe baktım
Uyuşuk, eğreti kalan kim bilemedim
Karla oyalanan toprak üzerindeki örtülerden arınmış
Gelin kız gibi süzülür olmuş
Gelincikler rüzgara karşı durmuş
Leylaklar kısır hayata kökleriyle tutunmuş
Uğur böcekleri kader yolculuğuna çıkmış
Yusufcuklar Güneş’e karşı..

Islık çalarken rüzgar uzak türküleri eşliğinde
Ben sana uyandım, sen de benim kollarımda uyan dedi HAYAT
Gülümsedim
Önce ışıklarıyla yürüdü yüzümde
Ses etmedim
Bekledim
Kaderimi bekledim
Seni bekledim
Senin bana gelmeni bekledim HAYAT!
Bana geldi
Aslında geç geldi
Ya da ben ona geç kaldım
Buluştuk be HAYAT

Kaşlarımı seviyor biliyorum
Gözlerim yaşam ya
İşte hayat burası sen burada kal diyor ona kaşlarım
Sonra dudaklarıma konuyor
Bal damlatıyor sözlerime
Önce bana içiriyor
Sesinden, sözünden canın yanarsa başkasını yakmazsın diyor
Zaten sen
Kendinden öte kimi acıttın ki diyor
İçimi titretiyor ışık
Gözlerimi açınca dünya kamaşıyor
Uyanıyorum!

Yeni bir gün başlıyor..
Uzun bir gün
İlk ışıklarıyla bana geldin gün
Belki bir daha kaçamam sana
Sakın ola asma bana yüzünü
Buruşturma yüreğini
Sözün varsa hemen söyle
Saklama geceye
Gece konuşmak değil sevişmek zamanı
O da beni sevmeye başlamışken hem de

HAYAT!
Konuştum bak seninle
Gece ve gündüzle
Çiçek ve böcekle
Konuştum kendimle
Kendime gelince sana geliyorum
Gölgeleri soyundum

Yaşıyorum!






Fotoğraf: Özgür Çakır





Bir yer, iki nokta...


Güneşe mi kanadı baharın be Mart?
Gülüşüne gizlediğin gamzelerin volkan gibi patlamakta
Seni görünce kışa mı kaçalım, yaza mı saklanalım?
Sözde adın bahar!
K'ar temizler mi sandın
Yürek izlerini
Zalimi sezdiren Mart..
Nisan ardına saklanmamış..
O benim ruhumda hareket eden KADIN!

Giderken kapat kapını, kilitle kendini..
Kimse görmesin seni
Benden önce kimse görmesin seni!
Benim göremediğimi gören göz var mı ki?
Göremediğim neresi ki..
Bir yer!
İki nokta!
Üryan yankıların hangi bedende saklı
Kimde kozalandın söyle!
Bunları düşündükçe kanarım kadınlığıma
Ertelenmiş bedenime kar yağarken ince ince
Bilesin!
İnleyen toprak değil, yürekçe
Sarılmaya başladın zamanın beline
Yalın ayak geceye koşan bir kadın gündüz şimdi şehrimde
Sen Nisan'a, gündüz geceye dönerken
Geleceğim bekle
Sana uykular taşıyacağım deliksiz!
Uykundaki düşken gerçeğine döneceğim
Kahvaltısız sabahları bitireceğim.
Yarım kalan kelimeleri tamamlayacağım..
Aklımdan çıkmayanları fısıldayacağım..
Göremediğim neresi ki..
Bir yer!
İki nokta!
Seninle aramızdaki mesafe dünyanın hiç susmayan ilahisi
On gelir
Bir çağrı vaktinde kavuşuruz
İnanmayan bahara sövsün!

ÜÇ GELİNCİK


Çılgın adam! Telefonun öbür ucundan haykırıyor yatak odamıza harika bir resim aldım diye. Yüzüm kıpkırmızı oldu iş yerinde gün ortası. Dünyanın öbür ucundan neleri düşünüyor..

İşi erken bitmiş uzaklarda. Çok görmek istediği bir sergi varmış. Atlamış metroya, onca yolu gitmiş. Nasıl da heyecanla anlatıyor. Üzülme birlikte de gideriz sonra diyor! Sergi seni beklemez ama.. Hemen gelmen lazım! Resimler çok güzel. Sana yazdığım, sabah usulca kulağına söylediğim son şiiri düşündüm hep dedi. O şiiri mırıldandığımda sanki yanımdaymışsın gibi geliyor. Seni daha bi seviyorum diyor. Nasıl bi adam bu? İnsana kendini bi gelincik gibi hissettiriyor.

O çok sevdiğin resmi gördüm dedi heyecanla. Sonra galerinin sahibiyle sohbete başladık. Seni anlattım kadına! Çinli bir kadına seni anlattım! Hangi dilde mi anlattım. Aşk diliyle seni anlattım kadına. Dinledi! Sadece yüzümdeki seni çözmeye çalıştı. Ruhumda nasıl dans ettiğini gördü. Soluğumun nasıl hızlandığını. Seni nasıl sevdiğimi gördü kadın! Sen boylarında. Senin gibi zarif. Ama sen nazeninsin! Kimse sana benzemez! Yok sen kimseye benzemezsin aşkım! Karım! Çok özledim seni.

Eşim gelinciklere bayılır dedim. Altı aydır uzaktayız. O hala okul yollarında. Yeni bir hayali var onu araştırıyor. Hatta çok önemli bir temel bilim kitabında üç bölüm yazdı. Kitap basıldı! Hayaliydi bu onun. Kitapsız ölmeyeceğim derdi bana. Karım! Okula gitmiş bugün, Hocası onun elini sıkmış. Benim karım dedim. Böbürlendim. Kadın şaşkınca baktı yüzüme. Aşığım dedim. Gelincikleri çok sever dedim senin için. Ben düğünleri sevmediğim için biz bir koyda evlendik. Ayaklarımız çıplaktı. Deniz ayaklarımıza dokundu. Biz o koyda güneşi batırdık. Oğlumuz Deniz o koyda bize armağan verildi. Gelin olurken karımın saçlarında gelincikler vardı. Bembeyaz gelinliğin içinde maviye sakladım ben onu. Karım çok güzeldir dedim. Gözlerimden yaş aktı.. Çinli kadın da ağladı!

Derin bir nefes aldım..

Konuşma dedi. Çok özledim seni. Resimde anne, baba ve çocuk gelincik var. Sana bakan benim. Yanımda elimi tutan ve açmamış olan Deniz. Mayıs’ın koynuna sakladığımız oğlumuz! Cebimde kaç lira olduğunu bilmiyorum! Hayat dediğin en ki. Sevişmeyi özledim. Seni çok özledim. Güldüğünde yüzünde beliren gamzenin içinde dolaşmayı özledim! Deniz bebeği hissetmeyi özledim! Uzaklardan yoruldum! Seni çok özledim. Memleketimizi özledim. Artık başka coğrafyalarda yürek gezdirmeyelim. Çinli kadından resmi aldım! Seni gösterdim ona. Cebimden resmini çıkarttım! Kadın sana baktı.. Çok genç dedi!

Siz ikinizde çok gençsiniz. Sanki yüzyıllardır çağlayan bir sevginiz var. Benim eşim beni daha çok sever dedim. Bakın siz bile onu görmeden bu gelinciği çizdiniz. Yaşamda hiç bir şey tesadüf değildir. Ben onu aldım. Karıma Nisan armağanı vereceğim!

Seni seviyorum gelincik. Üç gelincik aldım bize. Aslında üç buçuk gelincik. Bahar’ımız da var bu resimde. Deniz’i öpüyorum! Yüreğimdesiniz. İşine dön..

Nasıl işimi yaparım sensiz? Kitap bölümlerini görmen lazım. Deniz karnımı tekmeliyor dokunman lazım! Benim en kısa zamanda sana gelmem lazım. Üç gelincik artık kavuşmamız lazım.


Seni çok seviyorum!


İki Uç Baharın İnsanı: Nisan ve Eylül - 3 -



Karanlıktı gece.. Tek bir yıldız bile yoktu. Nisan uyusun diye nasılda sabırsızlanmıştı Eylül! Uyusun Nisan! Uyusun da parmaklarıyla okşasın kıvırcık saçlarını. Kadının yüzü bir başka güzeldi.. Her durakta durdu Eylül! Ama Nisan’ın gözlerinden kendini alamıyordu. Hünerli bir el tarafından çizilmiş kaşlar akıp giden ömrün önüne çekilmiş set gibiydi. Gel sığın diyordu gözlerime kadın! Gün doğarken yüreğime kaçan gökyüzü sanki bu gözler diye düşündü Eylül. Korktu! İlk kez yaşamında birini sahiplenmeyi bu kadar çok istiyordu. Kollarında uyuyordu yarı çocuk, yarı kadın bir güzellik.. Benimsin dedi.. Sadece benim! Nisan duymadı adamın dediklerini.. Sözler sımsıcak bir yorgan gibi sardı kadını.. Hangi beden sevda sözleri gibi sarardı kuytu bir mağarada, karanlıkta bir kadını! Adam, kadının ışığıydı! Adam, kadının aşığıydı!
.
Karanlık ve sessizdi gece! Bu öyle bir ikilemdi ki.. Sabah olsun mu, olmasın mı bilemediler.. Eylül nöbetteydi bekledi kadını! Ona kimse sokulsun istemedi.. Ay’a bile meydan okudu adam.. Aydınlatmasına izin vermedi geceyi.. Ay! Arka güneşti.. El feneriydi.. Kendine mecali yoktu ki Nisan’ı ışıtsın.. Giremedi aralarına Ay! Sakladı onları koynunda gece! Nisan ve Eylül! Bi kadın, bi adam! Gerçeğin kollarından bi düşe düşmüş iki insan! Bu dünyada düş görmeyen çok insan var oysa. Düşe arkasını dönmüş, sözde gerçeği giyinmiş çok insan var.. Sevmeyen! Sevilmeyen! Kiralık yaşamlar! Ertelenmiş bedenler! Putlaştırılmış ruhlar! Nisan ve Eylül bunların arasında güneş gibi parlıyordu.. Onların hikayesi düşle gerçek arasına sıkışıp kalmış göz açıp kapayıncaya kadar süren bir sevda değildi! Onların sevdalarının ölçüsü zaman değildi.. Sevdalarının ölçüsü yürek değildi.. Zaten sevdanın ölçüsü olur muydu ki? Hesapsız kitapsız birbirlerine gelmişlerdi..
.
Kıskanılan bir aşktı onların ki.. Yıldızlar sönüp gitmişti karanlıkta aşklarından.. Var olan her şey yanlarında sönüp gitmişti.. Aşklarını gölgelemeye kimsenin gücü yetmedi.. Yıldız! Ay! Başka dünyalar! Hepsi bu masalı, mehtapla kırılmış bir ağacın dalları arasından izlediler.. Kıskandılar! Çok kıskandılar! Yürekleri dağlandı! Daha önce hiç duymadıkları bir acı yaktı bedenlerini.. Çünkü, kimse onları böyle sevmemişti.. Kimse onları böyle beklememişti.. Kimse onları böyle arzulamamıştı.. Kin duydular ikisine de! Yeryüzünden silinsin istediler aşkları. Yar olmasınlar birbirlerine.. Kavuşamasınlar! Hasret içlerini kurutsun! Çöle dönsün bedenleri arzudan! Umutsuzlukla kıvransınlar.. İsimlerini söylemekten çatlasın dudakları! Ruhlarına, dar gelsin bedenleri.. Aşktan insan olsunlar! Aşk diye dinlesinler! Ölsünler! Öte dünya da bile kavuşmasınlar birbirlerine! Böyle dua ettiler sevgisiz yürekler.. Oysa Nisan ve Eylül’ün isimleri yüreklerine bilinmez bir zamanda Yaradan tarafından yazılmıştı.. Hiçbir kudret bu yazgıyı bozamazdı.. Ne bir dua.. Ne bir büyü.. Şaşmış akıllar bunun kader olduğunu anlayamadılar.. Kadere karşı kim durabilirdi ki!
.
Gecenin sardığı bir aşktı bu.. İkisi de biliyordu, bazı şeylerin sadece geceleri söylendiğini.. Bazı şeylerinse, bir ömür boyu söylenmediğini.. Nisan ve Eylül! Mahremdi gece! Soyunmaktı düşlerden, düşüncelerden.. Aşka gelmekti gece! Çıplak! Çırıl çıplak..
.
Ilık bir meltem esintisiydi kavuşmak. Tende can olmak! Gözlerinin ışıltısına dayanamazdı yıldızlar. Aşk vurmuştu gözlerine ikisinin de.. Kadere gidiş yolları aydınlanmıştı.. Ellerini uzattılar. Parmak uçları dokundu birbirine.. Bi esinti sarstı bedenlerini.. Gökyüzü doldu içlerine.. Aralarında bir solukluk mesafe: AŞK! İşte o mesafeydi aralarındaki sır. Kavuşmak için çırpınırken yürekleri.. Bir yıl sonra benimle ne yapacaksın dedi adam! Ben, seni çoktan yüreğimle sardım Nisan! Sımsıcak bir avuç hissetti kadın. Dudakları kurudu, içi yandı.. Bozkırın kızı yine yalın ayaktı.. Bi avuç su diye inledi.. Soluk alış verişi hızlandı. Yumdu gözlerini sımsıkı. Öpsün istedi adam onu. Su diye dudak içmek.. Kana kana.. Ayrılmasın hiç dudaklar! Ciğerlerin öpücük öpücük ferahlaması.. Yanan canlara su! Aşk su! Su aşk! Su gibi aktı gitti adama Nisan! Dokunduğu Eylül’ün canıydı bir solukluk.. Aşk candı! Can aşk!
.
Dokunamadı adam kadına. Öylece baktı adam gece gece kadına.. Elimde bir ömrü tutuyorum diye geçirdi adam içinden! Sevişmek sadece iki organın birleşmesi değildi! Elleri kenetlendi o an.. Gül’üm diye fısıldadı adam kulağına.. Tüm bedeni tir tir titrerken fısıldadı adam, kadına: Gül’üm! Nisan konuşamadı.. Sen konuştukça gül kokan dudakların çiçekleri açtırır be Gelincik dedi adam.. Sustu Nisan.. Sarsın istedi onu Eylül! Tüm hüzünlerini silercesine sarsın.. Hüznünden damlayan gülücükleri toplasın! En kuytularında dolaşan adama sokuldu kadın. Sarıldı! Kimse bana böyle sarılmadı dedi adam. Böyle sımsıkı! Bedenden çıkmıştı iki ruh.. Gecenin gözleri kamaştı aşktan.. Karardı! Daha bir karardı! Sustu gece! Aşka geldi.. Sakladı koynunda ikisini.. Bi Nisan! Bi Eylül!
.
Saat kaç diye sormaktan yorulmuş bir adam. Gidemez diye iç geçiren bir kadın! Zaman, özlemek, ayrılık onların dünyasına ait değildi. Onlar aşıktı.. Sadece aşık! Gözlerini bir an olsun bir birlerinden ayırmadılar. Hiç konuşmadılar. Solukları bi ritm! Adam saatten kaçıyordu aslında. Her kaçanın yaptığı gibi yapıyor, iki de bir ardına bakıyordu. Ardına baktıkça adam, kadın usulca onun yüzüne dokunuyordu.. Gözlerinin içine bakıyordu tüm hüzünleri silercesine.. Bu masum bakış her seferinde bi öpücükle alevleniyordu.. Senden gitmek, kendimden gitmek diye mırıldanıyordu adam.. Nisan, Eylül’ü duymuyordu! Sev beni diye inliyordu! Sadece sev beni.. Gidenleri tutmak isteyen herkes gibi her şeyini vermek değildi niyeti.. Bana gelmen, kendine gelmen dedi Nisan! Senin olmam kendime gelmem!
.
Diz çöktü Eylül, diz çöktü kadınının yanına…
Ellerini avuçlarına aldı, başını eğdi…
Bilir misin zeytin gözlüm? dedi..
Bilir misin, bazıları yollara ve ayrılıklara mahkûmdur.
Biteviye gezerler, sürgün yerler..
Kimileri serseri der bunlara
Kimileri bir zoraki yolculuğun kölesi…
***
Kim ne derse desin, benimle yolculuğa var mısın?
Kâh Kaf dağının tepesine, kâh ıssız çöllerin ortasına
Kâh hüzün masallarının ülkesine, kâh büyülü pınarın dibine
Benimle gelebilir misin?
***
Esen bir rüzgârdı beni senle tanıştıran…
Bir fırtınaydı seni bana yaklaştıran…
Ama bil ki;
Bu adam doğduğundan beridir
Rüzgârın önünde savrulan bir yapraktır…
Savrulmaya hazır mısın?
***
Nisan sustu…
O çiçeklerin, neşenin, heyecanın kadınıydı.
Ama Eylül?
Gözlerini gözlerine dikti adamın…
Ellerini daha da sıktı…
.
Beni gittiğin her yere götürür müsün Eylül? Her gittiğin yere götürür müsün sahiden beni? Önce çocukluğuna götür beni! Sarı bi ev! Oyun arkadaşımız bi çam ağacı! Bi karınca yuvası bulalım evvela.. Karınca olalım.. Karınca kararınca.. Tüm erişkinliğimizden sıyrılalım. Sen zaten bana çocuk demedin mi evvela! Çocuk! Dedim dedi Eylül ince bi gülümseme dudağında. Eli cebine gitti bi sigara aradı.. Heyecanla atıldı Nisan! İçme dedi.. Ekmeğe tütünü katık eden adam içme.. Cebimde biraz ekmek var.. Azcığını sen ye, azıcığı karıncalar.. Anneannenin kilerinden hırsızlık yapmamıza da gerek yok! Beni çocukluğuna götürür müsün? Bisikletine bindir beni. Sımsıkı sarılayım sana.. Bayırlardan aşağıya inelim korkusuzca.. Derelerden geçelim! Çiçekler havalansın rüzgarımızdan.. Kuşlarla yarışalım! Dans etmeye başladı Nisan.. Öyle büyülenmişti ki.. Aniden çöktü ellerini tuttu Eylül’ün! Beni bırakma.. Beni sakın bırakma Eylül.. Beni sakın şimdi bırakma! Sadece bir âşık gibi sevmiyorum Seni! Sen konuştuğumsun! Düşlediğim! Birlikte düş kurduğumsun.. Düşüncelerimden düşünce yaramı saranımsın.. Sevdiğimsin.. Sadece benim sevdiğimsin!
.
Eylül derin bir soluk aldı. Bozkırın kızı dudakların kurumuş gene dedi içinden.. Susadın dimi yaşamaya.. Sanki onu duydu Nisan! Ciğerim yanınca avuçlarından su içirir misin bana Eylül? Ben üşüyünce bedenini bana yorgan yapar mısın? Doğruldu Nisan! Usulca öptü Eylül’ü dudaklarından. Sevmek günah değildir diye fısıldadı. Gözlerinin içine baktı aslında gördüğü Eylül’ün yüreğiydi.. Usulca içine girdi yüreğine oturdu adamın. Hiç konuşmasan da olur.. Dokunmasan da! Ama ben bilirim ki sen yanımdasın! Gülümsememde! Soluk alışımda..
.
Elini tuttu Eylül’ün Nisan tam yüreğinin üzerine koydu! Sen buradasın. Canımda! Canını canıma giydiğim! Sonra boynunu adamın dudaklarına değdirdi! Benim yüreğim burası.. Sen bana canımdan da yakınsın! Cansın! Şimdi söyle nereye gidersen git beni götürecek misin? Canımı canına giyecek misin?

İKİ UÇ BAHARIN İNSANI: NİSAN VE EYLÜL -1-

Bi Kadın.. Bi Adam..
Konuşan bir Kadın ne güzel.. Tüm sözleri özetleyen bir Adam daha da güzel! Nisan ve Eylül.. Bu onların hikayesi.. Sadece ikisinin!



Gülümsemesinde bile gizli bir hüzün vardı. Uzun simsiyah saçları aslında onun hapishanesinin parmaklıklarıydı. Saçları bedenini örten elbisesi gibiydi. Aralandılar mı iri, her zaman uzağa bakan gözleri görülürdü. Sanki ufuk çizgisiyle aralarında gizli bir sevda vardı. Kim kimi baştan çıkartıyordu bilinmez.. Bozkırın kızıydı nihayetinde dudakları çoraktı.. Hokka gibi bir burnu vardı. Pembe pamuk şekeri yanaklar. Yüzü çok başkaydı.. Bakınca akılda kalan burnunun üzerindeki bendi! Çiçeği burnundaydı yani! Elleri ince ve uzundu; çalışmaktan başak başaktı! Elleri topraktı! İnce nazenin bir beden, bu yüzü sırtlanmıştı. Böyle bi yüzü taşımak kolay değildi. Rüzgâr estiğinde geldiği anlaşılırdı. Kokusu rüzgar esintisi serinlikti. Sesi hüt hüt kuşu! Konuştuğunda sanki şiir söylerdi.. İnsanın içine Akdeniz dolardı. Ayakları hep yalındı! Yeryüzü ayetlerine aykırı bir doğası vardı. Duruluğu, suskunluğu zaten bunu hissettiriyordu. Yanında insan yaprak gibi titriyordu. Görecek kadar yakın, dokunamayacak kadar uzaktı. Ay gibiydi.. Adı Nisan‘dı.

Nisan Ay’dı! Ay! Evet Ay’dı Nisan.. Hiç bırakıp gitmeyen bir sevgilidir Ay! Her haliyle gelen! Varlığını hissettiren. Yokluğunda bile bulutların içinde orada olduğunu bildiren sevgili! Güneşin parmak izi gibi.. Her zaman saran, kollayan, özleyen, bekleyen sevgili.. Bu Kadın Nisan’dı.. Bu Kadın Nisan’ın Ay haliydi. Sessizliğin çığlığıydı. Susuşları yürek dağlardı. Zalimdi! Nisan’dı sonucunda.. Hangi mevsim vardı ki Nisan’dan başka insanı zalimce kendine aşık eden, sonra aşkla yakan, yıkan, yerle yeksan eden! Önce çırılçıplak bırakıp, sonra ansızın tokat tokat yağmur gibi yağan. Üşüten! Yağmur yağar ya Nisan’da. Hiç dinmeyeceğini sandığın yağmurlar. İliklerine işler hüzün, yalnızlık! Bitsin diye dua edersin yağmur. Dinmez! Daha bir hızlanır. Korunmak istersin sığınırsın bir dam altına. Fırtına dinsin diye beklersin.. Bi anda güneş açar, bi umutla basarsın toprağa. Önce çiçekleriyle saldırır Nisan! Büyüler insanı. Renkler sunar; yeşil, mavi, kırmızı, sarı, pembe, mor.. Çan, çuha, kiraz, gelin çiçekleri sarar koynunu. Kelebekler dans eder ruhunda. Sonra birden rüzgar olur teninde Nisan! Eser! Teslim olursun onun şehvetine.. Koy verirsin kendini kader suyuna.. Akarsın! Nisan seni sahiplenir.. Öper, sarar, koklar! Canına can katar. Seni canının içi yapar! Tam alıştığında, benim sandığında, duygudan soyunur zihne kaçar Nisan! Çıkıp gider senden.. Yerle yeksan olursun.. Ama onun ruhu duymaz.. Nisan! Kadın! Kadın Nisan! Nisan Kadın..


Göklere inanırdı! Ama bir gün denizlerin derinliğini gördü. Bi gün dedi Dolunay olduğumda kendimi, vereceğim Adam’ a göstereceğim seni dedi denize usulca. Ondan bir oğlum olacak! Gözleri sevdiğim Adam’a benzeyen bir Oğlum olacak! Benim Oğlum! Sadece benim.. Adını sen koyacağım oğlumun. Deniz! Senin gibi derin olacak! Senin mavi! Benim oğlum! Benim oğlum Deniz olacak.. Ben Deniz anası.. İşte o anda Deniz şaha kalktı.. Nisan ve Deniz baktılar birbirine.. Kızıldeniz ikiye bölündü bir nefeste.. Suyu karışmaz derinde! Ey Deniz.. Konuşmadan da duyarsın beni.. Benim özümde su. Sadece bi çiy tanesiyim! Sende bi taneyim. Bi tane! Deniz usulca duruldu. Ayaklarına vurdu Kadın’ın. Yalın ayaklar suya gömüldü. Deniz, Kadın’ı sardıkça anlıyordu. Sanki yerin altında bu bedenin birkaç misli daha vardı.. Bu nasıl bir insandı? Başka başka yüzleri bir beden içinde tümlenmişti. Ortak payda yaşamdı!


Yaşamda yürümek adım adım. Günleri kovalamak! Gün olmak. Güneşle doğmak.. Yeniden! Yeniden! Yeniden doğmak.. Gün ile gecenin kavuştuğu anlarda solumak. Kendin olmak için yaşamak! Kendini yaşamak.. Nisan olmak! Yaşama tutunmak için düş görmek. Bi düşe yatmak. Düşte buluşmak hayatla.. Neden bi düşe soyunmak hayatı yaşamak için? Çünkü, hayatta bazı şeyler sadece geceleri söylenir, bazı şeylerse hiçbir zaman söylenemez! Eğer yaşama tutunma gücün varsa rüyanda fısıldanır sözler yüreğine! Rüyana girmeye cesareti olan varsa tabi ki! İşte o anda dünya sana boyun eğer.. Nisan! Yüreği Nisan! Zihni Nisan.. Nasıl bir Kadın bu Nisan? İn mi cin mi? Peri kızı mı? Düş mü? Gerçek mi? Nisan! Sadece bi insan. İnsan! Onunda her insan gibi yaşamda yol alış dönemleri var.. Sonuçta Nisan bir Ay! Kader de Nisan zamanlarını yaşamak da varmış.. İlk önce Hilal, ardından İlk Dördün, sonra Dolunay!

Hilal zamanlar! Helal günler.. Kitap katili olmayan takvimler. Herkes masum! Herkes çocuk! Kimsenin kimseyi aldatmadığı, ölümlerin, savaşın ve kıtlıkların yaşanmadığı zamanlar. Yoktu işte o zaman körler ve sağırlar! Hatta dilsizler..


Hilal! Çocuk Nisan.. Karpuz kabuğundan gemiler yapılan bir coğrafyada hayaldi onun için her şey. Yola yalın ayak çıkmıştı. Toprak en sevdiği oyuncaktı.. Misketleri vardı cebinde. Annesinin, mandalın deliğinden çıkıp balon yapsın diye eline verdiği deterjanlı su dolu bir şişesi vardı. Hiç bisikleti olmamıştı. Ağaçlara çıkardı. Kulağına kirazlar takardı. İlk küpe sevdası o zaman başladı. Küpesiz hep çıplak kaldığını sandı.. Yalana yalana yediği dondurma, çenesinden akan karpuz suyu, zencefilli limonata bir de kuru köfte hilal zamanların tatlarıydı! Topacı çok severdi. Tahtaya hayat vermek onu çok keyiflendiriyordu! Cennet’e gitmeden önce Dedesi ona tahta bir kukla armağan etmişti. Adı Pinokyo bunun demişti! Hayata yalandan soyunmuş çocuk.. Kurgusu yalan! Ama, O yalan söyleyince tüm gerçekliğin karabasan gibi üzerine çöktüğü bir çocuk! Hilal olmak başkaydı. Hilalken her şey ilkti! Her şey mutluluktu. Masaldı belki. İşte bu nedenle çocukluk taşınabilir bir şeydi! Yaşam hep bir döngüydü. Hep hilale bir dönüş vardı..


İlk dördün olduğunda Nisan serpildi.. İlk fark edilen gözleri oldu. Gözleriyle konuşuyordu. Gülümsemesi çizgi haline dönmeye başlamıştı. Kelimelerle dans işte o dönemde başladı. Elinde hep bir kalem vardı.. Okumaktı asıl işi.. Berbat bir balıkçı olmasına karşın sürekli balıktaydı.. Aklında hiç tutamadığı balıklar vardı. Balık tutarken beklemeyi öğrendi. İnsan sadece Proust okurken sabretmeyi öğrenmezdi! Bekledi.. Düşledi.. Ufuk çizgisinin dayanılmaz çekiciliğini ve uzakları keşfetti. İçindeki uzağa dokundu! İnançtan öte bir uzaktı bu.. Daha büyüdüğünde o uzağa gidecekti.. Bir gün diyordu hep Hemingway’a o balığı ben yakalayacağım.. İhtiyar adamın ellerini parçalayan ipi çeken o balığı! Nisan gün geceye döndükçe değişiyordu. Çocuk, giderek uzun ince bir kıza dönüyordu.. Yürüdükçe yerden gelincikler çıkıyordu. Yürüyüşü başkaydı, duruşu başka.. İnsandı! Yola koyulduğunda kuşlar Süleyman’dan haberler söylüyordu! Nisan sadece yüreğiyle bakıyordu kuşlara. Hepsinin içinde bir ses vardı! O sesi oraya kim koymuştu? Ses bazen terk ediyordu onları! İşte o zaman sessiz zamanlar başlıyordu.. Nisan kuğu gibi süzülüyordu.. Kuğu çok güzeldir ama sesi çok kötüdür.. En güzel sesini ölürken çıkarır.. Nisan yitirdiğini sandığı ses için ölümü göze aldı! İşte o anda o ses geri geldi! Büyü çocuk! Artık büyü.. İşte o gün, dünyayla arasına pencereler girdi. İlk kez ayağına ayakkabı geçirdi. Dünyaya camın ardından bakmayı öğrendi. İlk kez yalanla tanıştı. Bedeni onun yüzünü kızarttı. Kambur durmayı adet haline getirdi. Saklanması gereken organları vardı. Memesi vardı, yüzü vardı.. Yaşam aslında cinsiyetsiz olmalıydı. Asıl olan akıldı! İşte o gün bedeni ve aklı birbirinden ayırdı.. Aklını sermaye yaptı yola çıktı..


Dolunay zamanları.. Kadın olmak! Eylül’ün olmak!
Başını ellerinin arasına koymuş ufka bakıyordu. Düşünüyordu! Düşlüyordu.. Aklında hiç tutamadığı balıklar, gidilmemiş coğrafyalar, doğrulmamış çocuklar vardı. Sevgi özlemektir diye geçiyordu içinden. İnsan bilmediği şeyi ister miydi? Özler miydi? Sevgi sadece özlemek değildi.. İçi acıyordu! Ama bunun nedenini bilmiyordu. Bi anda tüyleri diken diken oldu. Deniz kabardı. Rüzgar esti.. Rüzgâra serzenişte bulunacaktı ki uzaktan bir atlının geldiği gördü.


At yaklaştıkça üzerindeki Adam seçilmeye başladı. Adam usulca yanına geldi Nisan’ın. Birbirlerine baktılar. Güneş, Nisan’ın gözlerini kamaştırmıştı. Işıkla sarılmış bir Adam vardı karşısında. Kocaman! Güçlü! O anda gürleyen bir ses duydu Nisan! İrkildi. Korkuyla kalktı yerinden. Çocuk dedi Adam! Adam’ın söylediklerini duymadı. Rüzgâr alevlendi. Sinirle saldırdı Nisan ve Adam’a! Ayakta tutunamadı Nisan savruldu. Ağzını açtı bir şeyler söylemek için. İçine rüzgar doldu. Beyaz elbisesi üzerine yapıştı. Sanki sudan çıkmış gibiydi. Adam onun bir Kadın olduğunu fark etti. Memelerine baktı.. Rüzgâr, Adam’a saldırdı. Ben Eylül’üm dedi kafa tutarcasına adam! İşte o anda attan düştü.. Rüzgâr deli gibiydi. Fırtına diye seslendi Kadın.. At ürktü kaçtı. İkisinin de elbiselerini parçalayan bir rüzgâr çıktı. İşte o anda Kadın’ın sol memesini gördü Eylül. Elleriyle örttü kadın bedenini Nisan. Uzun zaman sonra dik duruyordu; kambur olamazdı! Artık olamazdı! Bedenini taşımaya başlamıştı.. Nisan’dı! Kadın’dı! Sertçe baktı Adam’ın yüzüne.. Birden elini kavradı. Koşmaya başladılar. Nereye gidiyorlardı bilmiyordu Eylül. Koştular.. Koştular.. Koştular..


Bi mağaraya getirdi Nisan Eylül’ü.. Düştü belki bu! Çok güzeldi Kadın.. Birden gözlerinde bir nem fark etti. Bu fırtına bütün gün sürer dedi ılık bir ses. Ne yapacağız. Çok soğuk! Su yok! Ve daha kötüsü güneş gidiyor. Ben karanlıktan çok korkarım. Gerçekten korkarım! Karanlık gölgeleri getirir. İşte o anda Nisan’ın gölgesi duvara yansıdı. Ay da yok dedi Nisan korkuyla! O zaman bu ışığı gönderen kim? Memesinin ucunu gördü Eylül! Çorak dudaklarını! Çok güzeldi. Sadece korkma diyebildi..


Sen bilmezsin bu fırtınayı
dedi Nisan.. Sadece soluğu duyuluyordu. Korkudan irileşmiş gözleri.. Öyle hızla nefes alıp veriyordu ki.. Göğsü yerinden fırlayacaktı. Eylül birden sardı ince belini Nisan’ın.. Kulağına kendi sesini kaçırdı.. Annesinin ona söylediği ninniye başladı.. Nisan sadece “şiiiii” sesini duyuyordu. Sarıl bana dedi. Korkma! Saçlarını okşadı.. Ellerini tuttu Eylül! Yüreğin elimde! Hadi artık korkma.. Nisan onun kulağına fısıldadı sen kimsin?


Ben Eylül dedi adam! Beni unutma..


Eylül dedi Kadın unutulacak kadar sıradan değil ki! Asıl sen unutma. Ben Nisan!


Adam gözlerinin içine baktı Kadın’ın.. İzim kalsın düşüncelerinde o zaman dedi usulca..

NİSAN'IN EYLÜL'E HAYKIRIŞI: Başka Bi Mevsimde Kavuşuruz

İşe geldim biraz erken, tıpkı sana geldiğim gibi.
İlk defa birine geç kalmadığımı düşünüyorum takvimlere inat!




İnsanın kendine gelmesi işte bu..
Kendime geldim.
Sana geldim.
Kendimi, Sen'den ayrı tutamıyorum bedenime inat!
***
Ortancalar aldım.
Ellerim koksun istiyorum başak başak..
Sen başak!
Ben başak!
Bi toprakta yan yana çırılçıplak uzanmak..
Karaca Ahmet diyorum Sana!
Gülümsüyorsun!
Sonsuza kavuşmak..
Çırıl çıplak..

***
Nisan bugün küskün..
Elinden şekeri alınmış küçük bir kız çocuğu..
Bisikletinin tekeri patlamış belki bi oğlan..
Şehrim parçalı bulutlu Nisan..
Yalın ayak tarlada koşan bir çocuk yüreği rüzgar
Süslü bir kızın eteğini havalandıran hınzır bir esinti belki..
Deniz kıyısında oturmuş siftahını bekleyen bir martı yüreğim..
***
Çal be kapı!
Mühürlendin mi sende yüreğim gibi?
Çal artık..
Haydi!
Çık gel artık
Sarıl bana sımsıkı..
Bi daha gitmeyeceğim de.
Bi daha hiç gitmeyeceğim!
Gel demek senin hakkındır de..
Benim sana gel dediğim gibi!
***
Sadece sesine dokunmak!
Sadece kelimelerde yürümek!
Sadece ..
Sadece..
Bu gün yüklerimizi paylaştık..
Sen!
Ben!
Yüreğim bi avuç çiy tanesi
Yüreğin bi gül!
***
Gülün üzerindeki çiy tanesiyim ben!
Yüreğin gül senin..
Ben üzerindeki bi damla su tanesi..
Ah Sevdiğim!
Bilmezsin sen çiy tanesini
Akıp gider..
Karışır toprağa..
Akıttığın göz yaşıdır çiy tanesi.
Oysa o seni düşürmemek için akıtır yaşlarını yüreciğine!
Bunu sadece yüreği nisan olanlar bilir..
***
Nisan bu yağar şimdi tokat tokat!
Canı yanınca inler çisil çisil..
Sonra ince bi sızı gibi yakar
Nisan!
Zalim Nisan..
Çekip giderken yüreklerde hep bir sevda bırakır
Sevda nisan gibi kalır!
***
Gün sen diye inliyor şimdi..
Bu gri renk nisan değil!
Oysa nisan yedi renktir..
Bu sadece sensizliğin çığlığı.
Yağ be yağmur..
Nisan!
Yağmur!
Sen!
Ve ben..

Bi başka mevsimde kavuşuruz..
De'mi?

Sensiz Sabah



Zaman usulca akıp benden giderken içimi derin bir hüzün sarmaya başladı.
Zamana tutunamamak!

Kendinle kalmak. Bir tek kendinle kalmak. Usulca edilen bi dua belki: Kendimle kalmak, kendime kalmak.

Uyandım. Bu sabah kendime uyandım. Sanki senden düştüm. Benler düştü bir bir. Her yanım yüreğim sanki. Her yanım yara bere içinde. Yaralarımı sensiz kendim sardım. Uyandım. Sensiz uyandım. Sessiz kaldım.

Sabaha sarıldım. Sabah çırıl çıplak. Kimse ona dokunmamış daha. Soluğumla ısıttım yüreğini sabahın. Güneşe giyindi sabah benimle. Saat 5 suları. Ezan, yeni güne serenatını yapıyor. "Uyan" diyor. "Ya nasip, ya kısmet" de "Uyan!". Güneş, bedenimi tavaf ediyor. Güneş mavi, engin. Güneş özgür. Güneş Akdeniz! Güneş, mavi bu sabah . Mavi vurdu yüzüme bu sabah güneş. Uyandım. Penceremde sokak güvercinleri. Issız bir sokak. Sönmüş bir lamba. Demokrasi neferi sokak lambası nöbeti güneşe devretmiş. Yorgun. Yalnız. Maviden uzak. Güneşten uzak. O da sensiz kalmış belli Lamba eğretiliğinin farkında. Yalnızlığının... Dokunulmazlığının... Ne de olsa demokrasi neferi! Yüklendiği anlamlarının altında üç beş kedi duruyor, lamba bir yanıp, bir sönüyor.

Kendime uyanmak! Bugünlerde farkındalık zırhlarım eskisi kadar kalın değil. Yunus’un eğri odunuyum sanki. Kendimi fark ettiğimi, fark ediyorum. Tamamlanmamış işleri süpürüyorum zihnimde. Toz kalktıkça siliyorum. İzlerin beni yormasına izin vermiyorum. Kendimi tümlemek için geçmişi şimdiye getiriyorum. Hesabım yok benim. Borçlarımı ödedim. Ben kendime geldim. Yalın! Sadece kendime geldim.

Uzandım kala kaldım yatakta. Kendimi dinliyorum. Sessizliğimin sesi yol gösteriyor bana. Sadece ben! Bir ben! Tek başıma! Bu dünya da! Düşünüyorum! Zamana tutunmak! Aslında sana tutunmak. Kendimi seninle yaşamak. Bi sen.. Bi ben.. Yaşamak!

Uyandım! Karnım aç. Dilim damağım kup kuru. Ayaklarım buz gibi. Bedenim benimle konuşuyor. Oysa sadece gitmek var serde. Gözlerim pencereden görünen dağa takıldı kaldı. Sanki o dağı aşsam kendimle buluşacağım. Kendime gelince sana varacağım. Bir solukluk mesafe var aramızda. Yol onlarca adımla girmiş aramıza. Ağıttır bu türkü sensizliğe. Bilir misin sen o türküyü. Babam söylerdi ince ince anneme biz dinlerdir çocukken. “Karadır kaşların ferman yazdırır. Bu aşk beni diyar diyar gezdirir. Lokman Hekim gelse yaram azdırır. Yaramı sarmaya yar kendi gelsin”.

Doktor! Nöbetçisin yine. Uzaklarda bir yerlerde. Dudaklarımda ince bir gülümseme. Dünden beri bana “Gül’üm” diyorsun! Gül’üm!" Gül’ün gülümsüyor. Sadece sen hisset diye. Yüreğimde çiy taneleri, gel sen iç diye. Çay demledim karanfilli. İnce belliye koydum seni. Limon ve nane ile incelttim seni. Sek sen sabah sabah içilmiyor. Yüreğim bu sessizliği içine sindiremiyor. Sessizlik sensizlik. Sensizlik sessizlik!

Seni içiyorum gri bir sabahta mavi güneş eşliğinde. Dağda hala kar var. Uzun bi güne sığınacağım. Önce seraya gideceğim. Aklımda ortancalar var. Az yol kokusu çekeceğim içime. Sonra işe gideceğim. Toprağa dokunacağım, ardından insan yüreklerine. Gece yürümeye başlayınca kadar yalın ayak şehrimde çalışacağım. Süte boğulmuş kahve molaları eşliğinde, şarkı düşerse dilime sana söyleyeceğim. Bir dua edeceğim Nisan çocuklarına. Doğanlara, ölenlere. Nefesin yettikçe yaşayacağım Nisan’ı sessizce. Sessizce konuşacağım seninle. Sen nasılsa beni duyarsın. Doktor! Benim nöbetimdesin ya. Beni bekliyorsun ya. Bu bana yeter. Tıpkı benim seni beklediğim gibi beni bekliyorsun ya. Özlemle...

Sessiz sabahın koynundan çıktım. Hayatı yaşamaya doğru gidiyorum. Sessiz, ama SENİNLE!

Fotoğraf: Deviantart