Elmayı çalan mı, çaldıran mı suçlu?
Düşünmekteyim.

Sahi Hansel eve gidiş yolunu nasıl bulduydu?
Düşlerinin peşinden gidip de hayalde boğulan da Alis miydi?

Hiçbir şey anımsamıyorum.
Alaca düşmüş zihnime..

Anladım
Bu kez anladım.

Herkes kendi masalına…………..

Ne yapayım?
Seslendim!
Gelmediniz.

Ne?
Sesimi görmediniz.
Bende boyadım dudağımı
Ağzımdan çıkan kelimeleri canlandırdım
Boyalı
olanları duydunuz
Duymadıklarınız mı?

Midas’ın eşek kulakları var!


O kimdi?
Hiç bilemedik!

Elinde sımsıkı tuttuğu poşettin içinde ne vardı?
Görmedik...
Tanklara kafa tutaken dilinden neler döküldü?
Duymadık...
Duysaydık anlar mıydık?
Dediklerini anlasaydık içselleştirir miydik?

O
Belleğimizde
Tek başına tankları durduran "öğrenci" olarak kaldı.


Bir daha kendisinden hiç haber almadık.
Muhletemeldir öldürüldü.

O bir kahramandı.
Çünkü insanca yaşadı.

"... kahraman; korkuya ve kuşkuya yenik düşmeksizin sınıra gidecek yürekliliğe sahip kişidir.
Ortalama insan, kahraman olmaya yönelik başarısız girişimleriyle bile kahramandır!"
Sevme Sanatı; Fromm, 1995

... ve biz!
özgürlüğü sadece sıramıza yazdık
süngü karşısında bir çiçeği kalkan yapan ruhumuzla

DÜŞÜNÜN...
Şu anda dünyanın değişik coğrafyalarında özgürlük adına kaç kişinin soluğu durdu?!

Oysa gökyüzü herkesindi!




Unuttuğun bir şey var
Aslında zaman zaman bulduğun: Ben
Her satırda aslında seni değil, kendimi yazdım.
Hep yok olanların yokluğunu
Bunlara duyduğum açlığı yazdım
Bunları aslında sen adı altında yazdım
Aslında her şeyi kendime yazdım
Kendime yakınlaşmak için
Daha çok kendim olmak için sana sığındım
Sana gelince kendime geldim

İnsanın kendisi olmak için başkasına sığınması çok tuhaf gelebilir. Ama genellikle yapılan budur. Çünkü, yaşarken ölmemenin tek yolu ait olmak sanılır. Ait olmak da sevmek, sevilmek olarak nesnesine kavuşur. Mitleştirilirse, koşulsuz sevmek adını alır. Başkaları seni sevsin diye sevmezsin. Sadece seversin. Sevgi öyle bir şey ki ancak, sen istersen biter. Aslında başkalarının beslemesine de gerek yok. Sen kendi sevgini zaten besliyorsun. Ana malzeme kendinle besliyorsun.


İlişkinin bitirilmesi kayıp olarak algılanmaktadır. Yitirmek saydığımız her şey aslında yaşayamadıklarımızdır. Peki ya yaşadıklarımız? Belki böyle düşünmek insanı rahatlatıyor da o yüzden böyle ifade ediyoruz. Yaşamda her şeyi kolaylaştırmak mümkündür. Ancak, biz giderek işi daha da zorlaştırıyoruz. Düşünceler hep süzgeçten geçirilerek aktarılıyor. Gerçekten bir dayatma var mı? Yaşamı dayatma düzeneğine çeviren ya da çevirten ne? Belki de rutin düzeneğin kendisidir. Gerçekten ne kadar yaşıyoruz. Sadece aşıkken mi yaşıyoruz! Ya da ayrı iken hisettiğimiz melankoliler mi bizi ayakta tutuyor?


Sana soru soruyorum
Susuyorsun
Seninle konuşmaya çalışıyorum
Susuyorsun
Aslında beni bilerek ya da bilmeyerek eğitiyorsun
Ama hala çağrışımsal düşünmeme bir çözüm bulamadın
Hala uçuşlardayım…
Ne seninle, ne sensiz
Gönlüm söz dinlemiyor.
Baharı yitirdim
Sıcak tenimde dans ediyor
Varlıkla yokluk arasında dolanıp duruyorum
Zaman hakkında düşünüp duruyorum.
Zamanda aynı yolda yürüyor muyuz?
Aynı saatleri yaşıyoruz ama aynı zaman içinde yaşıyor muyuz?
İnsan görmek istemiyorum
Sadece sessizlik istiyorum
Kendi sesim bile hasta ediyor beni….

Bazı zamanlar sadece beden olarak yaşasam ne güzel olurdu. Güneşi, havayı, rüzgarı ve kendimi hissetmeden sadece yaşasaydım ne olurdu? İşte yine sadık yarim sana döndüm yazıyorum. Belki aynı sözler, aynı terane ama! İçim titriyor. Bu garip bir hal. Tarifi bende değil. Düşünüp duruyorum. Gidiyorum. Her gidiş de yaşadığım o garip ayrılık kaygısı şimdi yok. Aidiyet duygumu yitirdiğim için sanırım bu kadar rahatım. Bu dünyada hiçbir şey bana ait değil. Canım bile benim değil. Her şeyin tasarrufu başkasındaysa ben ne yapabilirim diye düşünmekten insan kendisini alamıyor. En azından safını belirleyebilirsin. Ben kimden yanayım.

Düş kurmadan bir adım öteye gidemiyorum
Gerçek nerede başlayıp nerede bitiyor
Ben nerede başlayıp nerede bitiyorum
Hep sorular var zihnimde ama ya cevaplar
Her şey benden ayrı
Giderken ne kendimi ne de seni götürüyorum
Sadece toz olmak istiyorum
Zaman bir toz aslında
İçinde sadece kendini saklayan
Ama bu öyle bir toz ki içinde yaşamı taşıyor
Özünü toz yapsan ne olur acaba
Hep son solukta bir hikaye yazıyorum
Her yarım kalmış hikayeyi yeniden yeniden yaşayarak tamamlıyorum
Oysa tamamlanacak hiçbir şey yok!
Zaman toz
Ben toz
Sadece birbirimize karışıp duruyoruz
Gerçekten karışıyor muyuz?
Zaman bana karışmadan bir an olsun bir yerde durmak istiyorum.
Öz, töz, toz ne olursa olsun durmak istiyorum.

… gökyüzünde dolanan iki kuş gördüm. Biri hep diğerini izliyor. Yüreğim öylesine seninle dolu ki ben de bir kuş olmuşum seni izleyip duruyorum. Nereye kadar gideceğimi bilmeden. Gittiğin yere beni götürüp götürmeyeceğini bilmeden. Gerçekten beni götürür müydün? Bunu bilmeyi çok isterdim. Götürseydin neyin olarak gelecektim ki!

Tek bildiğim zamansız acı çekmek insanın anını çok yakıyor!





"Sıcak bir yazdı anımsadığım. Üniversitenin ilk yılı bitmişti. Son beş yazdır olduğu gibi aileme ait bir iş yerinde çalışıyordum. Yazları sıcak ve kurak geçen bozkır ikliminde tek eğlencem kitaplardı. Haftada 2-3 kez de sinemaya giderdim. O günlerde kavradım tek başına film izlemenin ne derece keyifli olduğunu. Çocukluğu üzerimden bir türlü çıkartmak istemediğim günlerdi. Son günlerde tatile gitmeyen arkadaşlarımla buluşup yeni açılan pizzacıda vakit geçirmeye, daha doğrusu günü öldürmeye başlamıştık. Sözde üniversite 2. sınıf öğrencisiydim. Ancak, yaptıklarımın liseli bir öğrenciden çok farkı yoktu. Sıcak insanları durağanlaştırmış, miskinleştirmişti.
Hayatımı sorguladığım günlerdi. Yaptığım işten memnun muydum? Sahiden bu kız, bu insan mı olmak istiyordum! Aklımda onlarca soru tilkicilik oynarken, ben sadece yaşıyordum..."

Sivas olaylarının üzerinden on beş, belki de yirmi gün geçmişti. Önümde gazete, Sivas haberlerini okuyordum. Metin Altıok’un şiirleri her yerde yayımlanıyordu. Herkes Aziz Nesin’i konuşuyordu. Kitaplarını daha çok kişide görmeye başlamıştım. Herkesin dilendeydi Sivas. O ana kadar benimde sadece dilimdeydi…

Kendimi kaptırmış bir şekilde gazete okurken içeriye lise arkadaşım Hakan girdi. Babasının aynı pasajda ofisi vardı. Canı sıkılınca bizi ziyarete gelirdi. Gazeteye baktı "çok üzgünüm" dedi. "Ben de" dedim. "Olayları anlamaya çalışıyorum sadece" dedim. Yüzüme baktı "seni daha üzgün bulacağımı sanmıştım" dedi. Ne demek istediğini hiç anlamadım. Şaşkın şaşkın yüzüne baktım. Hakan durdu "senin hiçbir şeyden haberin yok" dedi. "Neden haberim yok?" dedim. O anda ayağa kalktığımı anımsıyorum sadece.

"Orada Belkıs’da yandı" dedi.

"Hangi Belkıs?" dedim. Sadece bağırdığımı anımsıyorum: "bu doğru değil!".

Elime telefonu aldım ve hemen Belkıs’ların evini aradım. "Ben Şebnem! Belkıs’ı telefona verir misiniz?" dedim. Sesimden kendim irkildim. O ses de kaderi reddediş vardı. Bir isyan! Bir haykırış! Karşıdan gelen tek ses “Kuzuuuuuuuuum!” oldu. Dakikalarca bir şeyler demeden, diyemeden ağladığımızı anımsıyorum telefonun bir ucunda ben, diğerinde bir anne. Annem gelip aldı telefonu elimden. Belkıs dedim... O telefon ansıl kapandı anımsamıyorum. Tek bildiğim Arkadaşım artık yoktu!

Temmuz 1993

"Ben şimdi biraz da
Senin için görüyorum
Gökyüzünün parlak,
Bakış seken mavisini.
Ben şimdi biraz da
Senin için duyuyorum;
Gecenin o sarsak,
Yokuş çıkan ezgisini.
Ben şimdi kanayarak
Senin için yaşıyorum;
Sazan derisi gibi
Günlerimi külle soyarak"


Bu satırları yazmadan önce “ ben şimdi biraz ”ı okudum Metin Altıok’tan.

2 temmuz hep sıcak geçecek bazı yürekler için..

Bazı kaderleri sırtlanmak çok zor. Yangın yeri olarak anımsanmak bir şehir için. Yangın yeri olmak yüreklerde! Her şehrin bir kaderi vardır. Her şehrin bir yüreği. Şehri ayakta tutan yürek atışıdır. Susmuş, susturulmuş bir yüreğin şehri olmaz.


Belkıs Çakır 35 yaşında olacaktı bu mevsim.



Lise arkadaşımdı Belkıs. Aynı sırada oturduğum güzel bir kızdı. İnceydi! Narindi! Nazenindi! İnsandı! Hiç kimsenin kalbini kırmadı. İçtendi. Gülümsemesini anımsıyorum. Kömür karası gözlerini. Gözlük takardı ve bundan hiç hoşlanmazdı. Son dört yıldır bende gözlük kullanıyorum ve bunu pek sevmiyorum. Onun gözlükleri siyah çerçeveliydi. Benimkiler kırmızı. İnce, uzun parmakları vardı benimkilerin aksine. Kalem tutarken bile yara olurdu elleri. İşte öyle narin bir kızdı. Güzel bir sesi vardı. Çok şarkılar söyledik birlikte. Son dönemde de halk danslarına merak salmıştı. Elimiz cebimizde suni teneffüs saatlerinde bahçeyi arşınlarken şiir okurduk birbirimize. Aynı sırada oturmaktan hep keyif aldığım bir kızdı. Uzun telefon konuşmalarımızın ardından babamın “evladım siz okulda hiç konuşmuyor musunuz?” dediğini anımsıyorum. Abisini çok severdi. Ben de abimi çok sevdim.

Tüm bunları neden mi anlattım?

Arkadaşımı çok özledim. Anımsandığını hissetsin istedim. Aradan geçen 16 yıla karşın ilk gün ki gibi olayın sıcaklığını hissettiğimizi bilsin istedim. Ben duygumu yazdım. Bu olaya objektif bakamam. Neden mi?

Karanlık güçler var bu ülkede. Nerededir, kimdir o bilemeyiz. Sadece var oldukları dilden dile dolaşır. O yüzden hep birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyarız. Hele şu günlerde! İşte bu söylemlerle korkularımızdan öfkeler üretiriz. Yakar, yıkarız. İncittiğimizin kendimiz olduğunu bilmeden. Çünkü, hep susturuluruz çocukluğumuzdan beri. An gelir susmaz oluruz. Çünkü sustukça sıra bize gelir.

Hayatı tekerleme gibi yaşadık.
Çünkü hayat bir iktidar mücadelesiydi. Bu mücadelenin askerleri gibi gözüken özgürlük, eşitlik, demokrasi ise tek dişi kalmış canavardı. Canavara yenildik...

! Bu yazı günleri putlaştırma değildir.

Sivas Olayları kadar Başbağlarda canımı acıtmaktadır. Yaşananları anımsamaktan öte anlayacağız, sahiden bir olacağımız günlerimiz olsun.

Arkadaşıma, canım Belkıs'a ve tüm vefaat eden canlara!

Gönlüm bu kadarını yazabildi.

Bundan sonrasını, sözün ötesini Bir Milyon Kalem (1MK) yazarlarına ve okura bıraktım!

Grafik Tasarım: İsmail Cem Özkan"evrenselköy"















Zihin bir hapishanedir. Barbarların bile düşünemeyeceği kadar ızdırap veren bir hapishanedir üstelik. Köleler, savaş mahkumları, işkenceye maruz kalanlar, aşıklar, terk edilenler, gerçeği kırılanlar, düş alıp satanlar hatta uzağa gidenler bile an gelir bu hapishaneden çıkmanın yollarını ararlar. Bedenden çıkıp gidilemeyeceğini anlayanlar, zihnin kapısını aralar varoluş dergahında. Başına bahar vurdu dedikleri durum tam olarak budur işte. Her bahar aynı şey olur aslında. Buna da alışılır diye baştan savabilir insan. Ama, zihin dipsiz bir kuyudur. Her şey sonbahara kadar da olsa zihin kapısı bir kez aralanmıştır…


Hiç size gerçek gelen bir düş gördün mü?


Ben gördüm. İçimdeki karanlığa gece diyorlardı. Örten ve gizleyen o kadar kararmıştı, olup bitenleri saklamaya siyahın kudreti yetmedi. Herkes gündüzümü istiyordu. Işığa koşardı çünkü bütün pervaneler. İki ömrü sürdüklerinden habersizce yaşayanlara bakıyordum. Birini yaşamak için, öbüründen vazgeçenlere. Geceyi, gündüze yar edenlere. Gündüz için geceyi y’aralayanlara. Yaşamak için, üzerlerine yaşanmamışlıklardan bir örtü örtenlere. O anda elimi tuttu ve seslendi g’ece, g’ece! Bu masalın prensesi sensin diye fısıldadı. Bildiğim en büyük türbeye baktım o anda. Benim için ışıklar yandı. Gökyüzündeki yıldızlardan bir harita yaptım kendime. Bir Kale’mim vardı. “Ellerimi Bırakma Yaz” dedi. Hayal kırıklıklarından gerçek yaptım. Gerçeklerden düş!




Peki ya, bu düşten uyanman mümkün değilse?

Düş dünyası ile gerçek dünyayı birbirinden nasıl ayırt edersin ki? İnsan doğası gerçeği bilmek ister der Aristo. Nedeni bilirsen, nasıla dayanabilirsin der Nietzsche. Peki ya ben? Ne zaman kendi sözlerimi söyleyeceğim. Yedi koca yıllık zihinsel esaretin bedelini ödemek istiyorum. Ezberlerimi bozmak. Bilgi nal olmuş aklıma. Nal çakılmamış kısraklar gibi yaşamak istiyorum. Özgürce! Bunun için uyuyorsam sakın beni uyandırmayın. Hayat bir rüyadır. Nereden mi biliyorum? Her gün o rüyayı görüyorum. Çünkü, bu dünya da yaşıyorum. Dünya! Rüya içinde, bir rüya olan dünya.




Rüyalarımı anımsıyor muyum?

Anımsamak için iz bırakıyorum. YAZIYORUM!

BirMilyonKalem’de (1MK ) yazıyorum. Zihnimin editörlüğünü yapıyorum. Sınıyorum kendimi. İnsan kendine gelmek için nelerden vazgeçebilir diye soruyorum? Yazanlar dünyasında gündüz ve gece gibi keskin çizgiler olmadığını görüyorum. Okuyorum. Her zihinle bir dünyada geziyorum, soluklanıyorum.

BirMilyonKalem bir gönül yolculuğu….

Sonu gelmeyen sayfalara iz bırakmak umuduyla..

BAB-I KALEM… Girmek gerek!



BirMilyonKalem - 1MK

Konuk yazar olmak ya da bu yolculukta aramaza katılmak gibi bir düşüncesi olan kalem sahipleri

birmilyonkalem@gmail.com

adresine bir e-posta yollayabilirler.