Erişkin bedenindeki çocuk kadının rüyası


Uykusuz geçen zamanlar.
Müjgan, müjgana değmemiş.
Uymayı bekliyorum.
Uyku bana gelmiyor.
Mardin, 2007

Pencerenin önündeki koltuğa oturdum, dışarıyı izliyorum. Çocuklar oyun oynuyor. Bozkırın, görünmez yüzü sanki çocuklar. Saklananlar, çelik-çomağa koşanlar, bir uçurtmaya takılanlar... Çocuklar! Gözlerim onların üzerinde. İçlerinden birisiyle göz göze geliyoruz. Bana gülümsüyor. Oynayan tüm çocukların içinde, bir tek o küçük kız yalnız. Sanki bütün oyuncaklarını vermiş, gelip onunla oynasınlar diye. Çağrısı yerini bulmuş önce. Başına üşüşmüş kızlar, oğlanlar alacaklı gibi. Nesi var, nesi yoksa sahiplenmişler. Oynamışlar onun oyuncaklarıyla. Ama tek bir kırıntı bile koklatmamışlar küçük kıza. Yedek oyuncu hırkasını giydirmişler ona. Sıranı bekle demişler. Herşeyini versede oyuna dahil etmemişler. Ne zaman ki oyundaki esas canlar yorulmuş, küçük kız oyuna dahil olmuş. Akıllarının erdiği rolleri vermiş çocuklar ona. Kimsenin aklına gelmemiş, küçük kız bu oyunu oynamak istiyor mu diye. Kendini hiç ortaya koyamamış yavrucak. Kim ne isterse o rolü oynamış. Ama bu da çocuklara yetmemiş. Eğreti otundan, hiç sarmaşık gül olur mu? diye çıkışmışlar küçük kızın yüreğine. Gönülleri geçince, ardlarına bile bakmadan "akşam oldu" masalıyla evlerine gitmişler. Herkes kapısını kapamış. Gecenin karasında, küçük kız tek başına kalmış. Oyuncakları yağmalanmış, masalları tarumar.

Uzun uzun bakıyor uykusuz gözlerime şimdi, küçük kız. Güvenmek istiyor belli ki bana. Tesadüf değil onca insan arasında beni görmesi. Gözlerimizdeki hüzün damlıyor gülümsememize. Pencere ikimizi ayrı dünyalara hapsediyor. O çocuk, ben çocuk. İkimizde çocuk. Bedenlerimiz belirliyor konumumuzu. O çocuk, ben erişkin. Cüce olsam, çocuk kalsam. Erişkin bedeninde, çocuk kadın olmasam. Olmaz! Kadın gibi kadın olsam. Çocuk usulca, gökyüzüne doğru başını uzatan evime yaklaşıyor. Kuşlara takılıyor gözü. Onlarla kanat çırpıyor bulut bulut. Bakış açısını yitirince, uzaklaşıyor. Aklını çelen kuşlara siteme diyor. Gözlerimle buluşunca rahatlıyor. Gülümsüyor. "Bekle" diyor. Sana kendi masallarımın perisini çağıracağım. "Çiy tanesine uyku ver" diye dua ediyor. İşte o anda ne oluyorsa oluyor. İçim geçiyor. O mahur beste çalıyor, müjgan ve ben düşe yatıyoruz. Uykuma düş geliyor!

Uçuşan bir elbise giymişim. Rengi pembe; gül pembe! Mevsim bahar. Bahçede fısıldayan kuşları duyabiliyorum. Kalbim, sesini herkese duyuracak kadar hızla atıyor. Dakikada 180 neredeyse. Öylesine heyecanlıyım ki. Büyük bir konaktayım, yok bekli de burası bir saray. Hayır bir kuledeyim. İçerisi öylesine aydınlık ki gözlerim kamaşıyor. Pek eşya yok etrafta. Bir tane koltuk var odanın tam ortasında, koyu yeşil. Koltuğun yamacına iliştirilmiş sehpanın üzerinde, bir dilim ekmek, bir tas su sanki beni beklemekte. İçerisi sımsıcak. Çıtırdayan odunların sesini duyuyorum. Şöminenin yanına kıvrılsam, uyusam diye düşünürken duvarlar çarpıyor gözüme. Gül pembe duvarlarda tek bir resim asılı. Bir kadın nakşedilmiş tuvale. Bana çok benzeyen ya da benim ona çok benzediğim bir kadın bu. Sanki ben buraya daha önce gelmişim hissi tüm bedenimi sarınca ışık doldu içime. Pencereler öylesine büyük ki! Kocaman saydam camları, kırmızı perdeler duvaklamış. Boş bir oda ışıkla dolu aslında. Işığın dokunuşu, odunun sesi, yeşil koltuğun sarılışı, ekmeğin tadı, suyun ferahlığı...

Yaşam tek kelimeler üzerine kurulu bir senfoni burada sanki.

Derken ahşap sokak kapısını fark ediyorum. Kapı aralık. Bir ses sanki beni çağırıyor. Ses! Hüt hüt kuşu şanki. O sesi duyup da gitmemek olur mu? Kapıya doğru yöneliyorum. Ses beni çağırıyor "gel" diyor. Ne fısıldıyor, ne haykırıyor. "Gel" diyor. Ruhumu yormuyor, hırpalamıyor. Ses beni sarıyor.

Sayamayacağım kadar çok merdiven var. Merdivenlerden koşarak aşağıya iniyorum. Ben indikçe kula sanki uzuyor. Gökyüzünün bilinmedik katmanlarına karışıyor. Aşağıda ne olduğunu bilmiyorum artık ben. O ses beni çağırmaya devam ediyor. Sanki hiç yeryüzüne inemeyecekmişim gibi hissediyorum. Koştukça saçlarım rüzgâra karışıyor, rüzgâr eteklerimde dans ediyor. Rüzgâra, kokum karışıyor. Kokum, rüzgâr esintisi serinlik. Daha hızlı koşuyorum. Ardıma dönüp bakmıyorum. Baksam ne göreceğim bilmiyorum. Koştukça sanki merdivenler pul pul ardımdan dökülen yıldızlar gibi yerkabuğuna gömülüyor. O sese giden yollarım kapanmasın istiyorum. İndikçe, iniyorum.

Hangi şehirdeyim bilmiyorum. Yakınlarımda deniz var hissediyorum. Rüzgâr, bir tek denizde böyle eser çünkü. Sadece mavi çeker, insanı yalınayak kendine. Su düşündürür insana anne olmayı. Dalgalar, uzakları yakın eder. Zihnimi ferahlatıyorum, hayal taçlarımla. Derken bahçeyi görebilir hale geliyorum...

Merdivenin son basamağında bir adam duruyor. Yüzünü daha önce hiç görmemişim. Dimdik, bir kapı gibi duruyor karşımda. Bir an duruyorum. Bu merdivenin hiç sonu yokmuş gibi hissediyorum. 1000 belki 1500 merdiven indim. İnilecek daha çok merdiven var. Telaşlanmamalıyım. Adam orada duruyor. Beni bekliyor.

Merdivenleri koşar adım indikçe, aydınlık karanlığa dönmeye başladı. Merdivenlerde su var. Arada ağaçların dalları yolumu kesiyor. Dallar eteklerime takılıyor. Sendeliyorum. İşte o anda merdivenin başında duran adam koşarak bana gelmeye başlıyor. O çıkarken basamakalrı bana doğru, bir tufan başlıyor. Herşey üzerimize yıkılıyor. Elimi yakalıyor o anda. Durup gözlerine bakıyorum. Gözlerinde dünyanın bütün çiçekleri var. Gözleri Akdeniz. "Çok mu geç kaldım" diyorum. "Evet" diyor "en az 20 yıl!" Belimi kavrıyor, hızla kendine çekiyor. İşte o anda sanki filmlerdeki gibi her şey flulaşıyor! Etrafımızdaki her şey dönüyor. "Çok geç kaldım" diyorum. "Geldin" diyor. Usulca beni öpüyor.

"Zaman dediğin nedir?" diye gözlerimin içine bakıp soruyor. "Sana geldim" diyor. Bana geldin. Seni sevdim çağlar öncesinden. Yüreğine kaçtım. Yüreğimde saklandın. Şimdi buldum seni. Bırakmam! diyorum. Ellerini sımsıkı tutuyorum. Sımsıkı sarılıyor bana üzerimize yağarken yağmur yerine taşlar. Yüreğimi burkan gürültüler işitiyorum. O sesleri perdeliyorum. Kulağıma annemin ninnisini çağırıyorum.

Birden uykumu yırtıp uyandım. Güneş, gecenin koynunda ay olmuş. Televizyonda, Türkan Şoray ağlıyor. Fonda bir şarkı: Sevdim seni bir kere başkasını sevemem; deli diyorlar bana desinler değişemem.


Gözlerimde yaşlar.
Ağlıyorum!
Seni özledim.
Çok özledim.
Çok!



Fotoğraf: Özgür Çakır

3 yorum:

Volkan Kemal dedi ki...

özlediğin yerde ol..özlemin giderilir giderilmez nasıl olsa kendinle olacaksınn.. ağırdan al acele etme..zaman yakalasın seni..sen kaçma..
dostcakal
vkemal

İDEA dedi ki...

Özlenenler durağında oturup bekleşenlerdeniz sanırım.Dilerim ilk otobüsten sizin özlediğiniz iner.

Adsız dedi ki...

Alice'nin adı Pollyanna olduğunda ve Külkedisinin arabası, saatler 12deyken durduğunda.birgün elbet birgün, pamuk prenses uyanacak uykusundan prens gök-yüzünü öptüğünde. hayaller gerçek olmak için var bu dünyada...