Uyanışlar


Hangi sabaha uyandım ben?!
Hangi mevsimdeyiz?
Takvimler kimin zamanını işaret ediyor?
Uyuyan güzeldim aslında.
Bir masalın içinde gizlenmiştim.
Bir kuleye hapsedilmiştim.
Sen de Kız Kulesi,
Ben diyeyim Şehir Hapishanesi.
Beni kuleye kim kapatmıştı?

Üstelik kendimden bile saklamıştı. Ne bir ayna, ne bir pencere vardı. Önce dam akmaya başladı, içeri yağmur girdi. Su, hayatı getirdi. Bir damla suda kendimi gördüm. Çünkü ben de suydum. Çiy tanesiyim! Ucum bucağım bu. Derken, bir sokak güvercini belirdi çatıda. Her sabah bana kendi dilinde adımı fısıldadı.


Sonra bir gün sen geldin. SEN!
Uyandım ben. Belki de uyandırıldım...

Bu sabah başka bir dünyaya uyandım ben. Sanki yıllardır içinde yaşadığım bu ev bugün bana yabancı. Ana dilim yabancı. Şehrim yabancı. Aynaya bakmaya korkuyorum. Kendim, kendime yabancı. Gözlerimde ıssız bir bakış. Alacaklı alacaklı bakan alaca gözler benim değil. Alaca karanlıkta kaybolmuş bir tenle sarılmış bedenim. Görünmezim.. Bilinmezim.. Dokunulmazım.. Unutulmaya yüz tutmuş mezar taşları gibiyim. İn-cin top oynarken içimde, sessizlik yüreğimi incitmeye koyuldu. "Dur", dedim. Dur! Sessizliğin sesine çattım kaşlarımı. Konuş! Ben, sessizlikten geldim. Kendimden geldim. Sorgu zamanlarındaki gibiyim. Soğuk! Yüreğim soğuk. Zihnimde onlarca düşünce yok. Zihnimde garip bir sessizlik var. Ne bir düş ne bir düşünce... Hepsi bir süpürgeye binip gitmiş sanki, ben düşünce.

Terk edilmiş bir kadın sessizliğinde hayat. Birazdan yeni gün çığlıklarıyla yakacak güneş. İşte o anda kadın aryasına başlayacak. Cama vuran her yansı aslında bir ağıt. Sadece duymak gerek. Duyamadığımdan, göremediğimden, bilemediğimden öte. Zamanın kuytusuna saklanmış onca hayat var. Zamanın kapı aralığına sıkışmış ya da ertelenmiş onlarca hayat... Kimisi gününü gün edip gidecek, kimisi hüznüyle yanıp bitecek. Zaman akıp gidecek. Kalanlar ise ertelenmiş bir beden, sancılı gelecek bekleyişleri ve oyalanmış uyanışlar arasında med-ceziri hissedecek. Kimisi kozasını delip gerçeğe gidecek, kimisi kozasında yanacak. Yeniden başlasın oyununa dönmüş yaşamları solumak neden?

Hepimiz aynı rüzgârın üşüttüğü yalnızlar değil miyiz?

Hangi sabaha uyandım ben?
Hangi mevsim?
Takvim ne?


Esaret zamanlarında bir sokak güvercini gelirdi pencereme. Ona anlatırdım düşlerimi. Dinlerdi beni. Ekmek diye düş yiyen kaç güvercin bilirsin ki?! Esaret bitti! Güvercinler benden gitti. Kim bilir kaç zihin mahkumu, benim güvercinlerime yarenlik etti? Esaret özlenir mi? Özlenir! Hâlâ soluk alırken boğazıma takılandır belki özlediğim. Cevabını bilmediğim onlarca soru var. Şimdilerde bir tek sen geçmezsin boğazımdan. Soluk, içime kaçar. Sen gibi gitmek istemez. Bırakmam ne soluğu ne de seni..

Hangi sabaha uyandım ben?! Güneş, bir buluta takılmış. Belki bir başka istasyonda saçlarını tarıyordur. Bir diğerinde bahara soyunur. Ötekinde yaza döner. Ama bu şehirde başka bir hava var şimdi. Gerçek ve yalanın yüzyıllardır süren dansına yeni odunlar atıldı. Kim kör, kim sağır, kim bilmez. Bilmiyorum! Bir savaştır gidiyor. Sanki bir hortum gelecek hepsini yutup gidecek.. Sonra ses'sizlik gelecek.

Suskunluğun ardından belki diriliş, belki bir uyanış başlayacak..




4 yorum:

Evren dedi ki...

bir sabaha uyandım ben, o sabahtan sonra her sabah, bir başka sabaha uyanır oldum... yinelenme durdu, yenilenme başladı... kendime geldim. kendime, her sabah bir başka güzel geldim...

beenmaya dedi ki...

bende şimdi yeniden dirilmek, yeniden uyanmak için yollara düşüyorum...

The İbrahim Ortach dedi ki...

güzel yazmışsın. tebrikler

y. dedi ki...

insanın kendini bir anda yaşadığı herşeye,heryere hatta kendine bile yabancı bulması.nasıl bir kimsesizlik bu.taze sabahları solumak,rüzgarı hissetmek vakti bence.yaşamın kendini bize verebilmesi için,bizim de ona kendimizi vermemiz gerekir.