Limon Çiçekleri

Sen uyurken, ben günü yaşamaya başladım çoktan. Senden daha çok yaşamak gibi bir amacım yok. Aksine, sensizlik sessizlik kadar derinden iliklerime kadar işledi. Seni düşünerek, sensiz geçen anlardan payımı aldım. Hakkım kadarını aldım merak etme. Yüreğimi üzüntüye boğmadım. Dünyamı daraltmadım sevgi çemberiyle. İmzalar atmadım içime hüzün, hüzün. Sadece seni düşündüm.

Güneşin giyinişini izledim uzaktan. Üryan bir kadın gibi gecenin koynundan çıkışına baktım önce. Buğulu gözleri yarım kalmış bir sevişmenin devamını ister gibiydi. Damlayan çiyler aşktan inleyen bedenlerin izleriydi. Güneşe baktım. Aşkın, bir kadını nasıl yaktığına baktım. Yanarak güzelleşen güneşi izledim. Işık ışık takıp takışmasını, heyecanla güne hazırlanmasını izledim.

Aşk, üretken olduğunda güzel. Güneş gibi olmalı aşk. Çoğala çoğala yürümeli hayatın üzerine. İstediğinde yakıp kavurmalı, istediğinde içine kapanmalı. Yağmura, alkım kemerler takabilmeli. Her gün yeniden başlamalı! Yazın son günü olsa bile özenle doğmalı çiçeğin, böceğin üzerine.

Hep bir başlangıç istiyor insan kendine. İçine düşünmeden dalıp, ölçüp biçmeden bir şeylere başlamak istiyoruz. Belki içimizdeki tanrıyı uyandırmak için, yeniden başlamak istiyoruz hayata. Aşk, bize içimizde saklı kalmış gücümüzü gösteriyor. Bu yüzden sevmek ve sevilmek istiyoruz. Hazırlıksız yakalanmalara inat bir savunma belki aşk. Yeniden başlayabilmek için gerekli olan bir enerji sanki. Başlangıçlar, sanki içimizdeki yaratmak arzusunu tetikliyor. Yaratabilmek için aşk istiyoruz. İnsan, bu nedenle çocuk sahibi olmak istiyor. Sanki kendi ömrünü bir bedende temize çekip, içindeki yaratıcıyı uyandırıyor.

Aklımdan bunlar geçerken, uyuyan seni düşündüm. Sımsıkı sarılmıştın kendine. Bir elin omzuna vuruyordu pış pış pış diye. Ben uyandım. Seni bekliyorum. Hadi, hadi uyan diye zorlamıyorum. Herkesin bir ritmi, hayatım bir saati olduğunu öğreneli çok oldu. Bana kendi ikliminle gelmeni istiyorum. Uyandığında dinle. Baş ucuna bıraktım bu mektubu, bir de bu şarkıyı.

Yazın son gününe uyan e'mi?





SA' KIZ

Birisi gökyüzünden iki tane yıldız kopartmış, gözlerinin içine yerleştirmiş. Ne zaman göz bebeklerim, onun gözlerine otursa böyle hissediyorum. Onu seyretmeyi çok seviyorum. Hayatta mucize peşinde koşmaya gerek yok diye düşünüyorum her seferinde. Ona bir şey olacak düşüncesine dayanamıyorum. Yüreğimin korkularının karşına, mantık inzibatlarımı dikiyorum hemen. Tek bildiğim: Onu çok seviyorum.

Bir arada olduğumuz her an öylesine özel ve eşsiz ki. Uzun uzun cümleler kurmama gerek kalmıyor, birbirimizi anlamamızı için. Muzip gülücüklerle, ne tü bir yaramazlık yapacağımızı birbirimize hissettirebiliyoruz. Yanyana geldiğimizde, içimizde, sürekli hareket halinde olan bir lokomotif varmış gibi hissediyorum. Bana yaşama sevinci veriyor. Oradan oraya koşarken, fark ediyorum ki yaptığımız her hareket, söylediğimiz her söz bir amaca yönelik. Hedefimiz hep kendimizi yaşamak.

Onu seyrediyorum. Masanın bir köşesinde ben, diğer köşesinde o oturuyor. İkimizde dünyayı kurtaran adam gibi çalışıyoruz. Resim yaparken öylesine ciddi ki, çaktırmadan seyrediyorum onu. İş yaparken izlenmeyi sevmiyor. Gözlerimde yakalanma telaşesi. Kaçamak bakışlarım yakalanmadan işime veriyorum kendimi. Derken, ılık sesi kulaklarımın içinden akıp kalbime damlıyor. Kalbimde bir çınlama hissediyorum.

"Çiy tanesi, yaşlarının saçı hep mi kısa olur?"

Bilmediğin sorular sorulduğunda, erkekçe davranacaksın. Erkekliğin 9/10'u kaçmak ya. Bu konuşmada çıkış kapısı yok. Göz gözeyiz şu an. Kımıldayamıyorum. Böyle durumlarda, ya sorunun içinden anahtar olarak gördüğün kelimeyi seçip soracaksın, ya da soruyu düz cümleye çevirip tekrarlayacaksın. "Yaşlılar?" "Yaşlıların saçlarının hep kısa olduğunu düşünüyorsun." Ben bunları 1-2 sn içinde kafamda şekillendirirken, konuşmasını sürdürdü Ilgaz. "Babaannemin saçları kısa, komşumuz Hale ablamın saçı benden bile kısa, Macide teyzeminde, yolda gördüğüm tüm yaşlıların saçı kısa. Ama, anneminki uzun!" Son cümledeki vurgu kan-beyin bariyerime takıldı. Sonra yanıma geldi. Saçlarıma dokundu pamuk elleriyle. "Karar veremiyorum, senin saçların uzun mu, kısa mı?" dedi dertli bir şekilde.

Saçlarla neden bu kadar ilgileniyor acaba? diye düşünmeye başladım. Ellerimi tuttu. "Saçlarını kesme sakın, yaşlanmanı istemiyorum senin" dedi. "Babaannem de uzatsın saçlarını." diye ekledi. O an anladım ki kısa saç, onun zihninde ebedi ayrılık demekti. İçimden bir şeyler kopup gitti. Birbirimize gülümsedik. "Peki kestirmem saçlarımı" dedim. Sonra o tanıdık yaramazlık öncesi gülümseme yüzünde beliriverdi. Yağmurun ardından güneş doğar ya işte öyle bir şeydi o an yaşadığım. "İstersen saçlarını hemen uzatabilirim"dedi. Bu vaad karşısında irkilmedim değil. "Bana bir kaç tane sakız verir misin?" dediğinde içim daha bir ürperdi. Kiler dolabını açtık. Eğimine yandığımın sakız dünyası, benim çocukluğumdan beri çok değişmiş. Sütlaçlısından, içi meyve sulusuna kadar her cins sakız vardı rafta. Ellerini birbirine çarptı ve bağırdı "Çilekli! Çilekli istiyorum." Bir kutu sakızı özenle açtı. İçinden birkaç tane sakız aldı, kutuyu yerine koydu. Hızla koridoru aşıp çalışma odasındaki masaya oturdu. Ben de kendi işimi yapmaya koyuldum. Yarım saat sonra yanıma geldi.



Yine benim resmimi çizmişti. Üzerimde türlü hayvanları olduğu bir elbise giymiştim. Böylece hiç yanlız kalmayacakmışım. Ellerim yine iki yanda tüm dünyayı saracakmış gibi açıktı. Muzu enlemesine yutmuşcasına gülümseyişim özenle çizilmişti. Bu resimde tüm bu güzelliklerin dışında başka bir ayrıntı vardı ki, onca çiğnenen sakızın nedeni şimdi anlaşılıyordu. Saçlarım sakızdandı, çilek tadında!

"İstediğim kadar uzat saçlarını halacım" dedi ben hayranlıkla resmime bakarken. Yanağımdan öptü birden ve ekledi. "Sen hiç ölme hala! Saçların hep uzun olsun." tamam mı dedi. O anda aramızda beliren beyaz kelebeğin peşinden hızlıca koşarak odadan ayrıldı.

Birden ellerimi saçlarımda hissettim koşuşunu izlerken. "Sen hazır olmadan ölmem" diyebildim. Yüreğimde "inşallah", zihnimde "ölüme hazırlık olur mu?" sesi yankılandı eş zamanlı olarak. O andan itibaren ölümden korkar oldum. Daha öncesinde bir benken hayatımda, şimdi küçük bir çocuğun duru nefesi vardı yaşamımda. Ölümlü olduğunu hissedince insan daha bir sarılıyor hayata.

Sakız saçlarıma baktım yeniden. Parmaklarım gezindi sakız saçlarımın üzerinde bir süre. Kesmeyeceğim saçlarımı uzunca bir süre diye düşünüp güne karıştım, çiy tanesi biçiminden.


Son İcadım: Caiz Bilir

Ne hikmettir ki, her yıl Ramazan ayı gelince herkesin aklına türlü sorular gelir. Öyle sorular sorulur ki cevabını bilene aşkolsun. Bu sorulan soruların cevabı bilinmediğinden, arkası yarın programları gibi muhafaza edilir. Sandık lekesi dahi olsa hiç önemli değil. Pat! Temcit pilavı gibi günü gelince de yine aynı sorular zihne düşer.

Hemen herkesin aklından cevabını bilmediği bir soru geçmiştir. Benim hiç böyle bir sorunum yok demeyin. Telefon hakkınızı kullanıp arkadaşınıza sorduğunuz, ama yanıt alamadığız soru olmadı mı hiç sizin? Hatta pazar akşamları “Heyeti Umumiye” tarafından irdelenecek ve puanlanacak sorularınız da mı olmadı! Bir zamanlar kuponla dağıtılan ansiklopedilerde bile bu soruların cevabı yok. Hatta, "google yenge" bile bilmiyor bu soruların yanıtlarını. Bu arada, neden hep google "abi", "amca" oluyor? Burada bile cinsiyet ayırımcılığı var! Ramazan gelince, Recep İvedik kıvamında sorular sorulmaya başlıyor. Kadim kitaplara bakmayı nedense kimse akıl etmiyor.

Son günlerde, hemen her yerde konuşulan konu aynı. Akıllara ziyan sorular soruyoruz. Cevabını alamayınca bozuluyoruz. Aldığımız cevapların doğruluğunu ise hiç sorgulamıyoruz. Fetva alıyoruz! Tüm bu zihinsel karmaşayı sona erdirecek bir şey olmalı. Ombusman gibi, baş müzakereci gibi bi şey olmalı. Tüm sorulara yanıt verecek, Seda Sayan'ı, Nihat Hatipoğlu'nu, yeni çıktı fırından bütün ilahiyatçıları bu sorulardan kurtaracak bir şey olmalı.

Evreka! Bunu daha önce nasıl düşünemedim diye çok üzülüyorum şimdi. CAİZ BİLİR!

TÜBİTAK, RTÜK ve DİYANET çalışanlarından oluşan bir kurula,

Dünyanın en akıllı çocuğu 5 yaş 4 ay 12 günlük Cevat Ilgaz,

ve onun kadim dostu,
filozof Sünger Bob Kare Şort’un eşlik ettiği
bir heyet oluşturmam lazım.
Zihinlere ziyan soruların yanıtları baka türlü bulunabilinir mi? Sorular neydi...

1. Kızlık zarı olan hayvanları yemek caiz midir?
2. Dolly aşiretinden hayvanları yemek Avrupa’da serbest bırakılmış. Klonlanmış hayvanları yemek caiz midir?
3. Adet döneminde oruç tutmak caiz midir?
4. Sallanan bir dişi gümüş tel ile bağlamak caiz midir?
5. Nazar değmesin diye mavi boncuk takmak caiz midir?
6. İpek kumaştan elbise giymek caiz midir? Versace marka olması önemlidir!
7. Kadınların G-string don giymeleri caiz midir?
8. Kefir de de alkol var. Çocukların içmesi caiz midir?
9. 2 saatten fazla Nickelodeon izlemek caiz midir?
10. Sünger Bob’un diz üstünde kare şort giymesi caiz midir?
11. Sevişerek oruç bozmak caiz midir?
12. Fitre mi 33 OKUL 3003 ÖĞRENCİ İÇİN EL ELE KAMPANYASI 'na vermem caiz midir?
13. Uzağa Giden Kadın'ı okumak caiz midir?

Son üç sorulamaz! Hatta son soru hiç sorulamaz! Son soruyu soranlar kulağınızı çekerim. CAİZ BİLİR üyeleri soru kapsamı dışındadır. Bunun dışında istediğiniz her türlü soruyu sorabilrisiniz. Hatta annenizi de alıp gelin birlikte tartışalım.

CAİZ BİLİR! Cep telefonu büyüklüğünde, 3 G teknolojisini içeren bir deha harikasıdır. Patentini de almalı. Patent almak caiz midir?

CAİZ BİLİR! Peki insanlığımızı ne bilir?

İslamlaşmak, insanlaşmak demektir.
İnsanlaşmaktan uzaklaştıkça, İslamlaşmaktan da uzaklaşıyoruz. İslam, caizlerin içine sıkıştırılamayacak kadar büyüktür. İnsan aklının sınırı yok. Ama, sınırın ötesini görmek için insanlıktan çıkmaya da gerek yok.

Hediye paketi, dedem ve ben

Bugün öylesine sokakta dolaşırken eskiden yaptığım ve uzun süredir ara verdiğim bir şeyi yeniden yaptım. Bir dükkâna girip tüm sevdiklerim için alışveriş yaptım. Hediyeler almanın ve vermenin ne kadar özel olduğunu unutmuşum. Tüm sevdiklerimi zihnimden geçirdim. Hepsinin özelliklerini, neleri sevdiklerini, nelerin onları memnun edeceklerini düşündüm. Bu bir oyun gibiydi. Çünkü, sadece özel günlerde armağan veririz. Özel günler belki de bu nedenle yorucu bir hale gelir. Neyi seçeceğimize, kaç paraya alacağımıza ve karşımızdakini etkilemeye o kadar takılmışızdır ki hediye almak tam bir işkenceye halini alabilir.

Ben hediye almaktan çok, hediye vermeyi seviyorum. Hediye vermenin en güzel tarafı karşındakinin gözlerinin içindeki merak ateşinin o paketleri yırtarken nasıl doruğa çıktığını görüp hissedebilmektir. Çünkü ben aynı heyecanı yaşarım. Paket açılırken içinde ne olduğunu bilsem bile karşımdakinin yüz ifadesini, jest ve mimiklerini izlemekten söyleyecek söz bulamam. Sadece paketi uzatırım. Öylece karşımdakinin yüzüne bakarım derin bir sessizlik ve bir gülümseme eşliğinde. Şimdilerde artık çok eminim ki ben bir his adamıyım. Çünkü; karşımdaki ancak ben hissedebildiğim oranda, benim hayatımda var. İnsanlar ben izin verdiğim oranda bana yaklaşabiliyorlar. Hediye konusunda bile kendimle çelişebilmeyi başarıyorum ya ne diyeyim kendime…

Bugüne kadar çok hediye aldım. Ama benim için bir iki tanesi unutulmazdı. Babamın her yıl doğum günümde verdiği sarı güller, annemin 23. Yaş günümde boynuma taktığı üzerinde dua yazan kolye, sevgilinin verdiği sakız kutusu, ilk okumayı öğrendiğimde bana alınan kitap. Sadece iki tane mi demiştim! En unutulmazlarından birisi kendim için aldığım o kitaptı "Yaz Geçer". Yaz geçiyor... Hep ardından bir şeyler bırakarak geçiyor. Ben her yıl kendime hediyeler alırım: Doğum günümde, yılbaşında, baharda, kış başında. Çünkü en sevdiğim, en özendiğim, hep mutlu görmek istediğim yakınımdır kendim! Kendime yabancılaşınca, yaşama yabancılaşıyorum. Kendimi mutlu edince, yaşama güneş gibi doğuyorum. İstiyorum ki, benim kendilik sözlüğümde ben yabancı bir sözcük olarak kalmayayım.

Hatırlıyorum da aldığım hediyeler içinde en çekici olanları dedemin aldıkları olurdu. Neden mi? Çünkü tanıdığım en karizmatik adamdı. Ne zaman ne yapacağı hiç belli olmazdı. Şakacı, sürekli fıkralar anlatan, güzel yemekler yapan ve duygu ifade etmekten hiç korkmayan bir adamdı. Aşka âşıktı. Sanırım bu yüzden anneannemin ölümünde sonra birlikte geçirdikleri kırk yılı telafi etmek için iki kez daha evlendi. İkinci karısı da ölünce üçüncüyü buldu. Bu onun son aşkı oldu. Hep sevgililerini anlatırdı. Ama anladığım kadarıyla tek bir kadını sevmişti. Ama bu anneannemiydi bilmiyorum. Ondan söz ederken içinin titrediğini hissederdim. Garip suçluluk ve sorumluluk duygusu içindeydi. Onu hep merak ettiğini ve ondan çok şey öğrendiğini söylerdi. Bende kaygımdan, hiç soramazdım bu kadının kim olduğunu. Belki öyle bir kadında yoktu. Hayaldi! Belki bir roman kahramanıydı, ya da bir film artisti. Kim bilir? Aslında biraz da saygımdan soramıyordum. Çünkü inanıyorum ki insan yaşamın her dönemde birini sevebilir. Duygulara gem vurmak zordur. Duyguların ahlakı yoktur. Ama davranışların ahlakı vardır. Dedem, bu kadınla çok şey yaşamış anladığım kadarıyla. En azından duygu düzleminde. Çünkü gözlerini bir anda böyle parlatan, eş zamanlı bulutlandıran başka kimse olduğunu sanmıyorum. Bu kadın kimdi acaba? Merak etmiyorum, sadece onu tanımak isterdim. Bu kadar evliliğinin içinde dedemin çok yalnız olduğunu biliyorum. Üç çocuk, 9 torun içinde tek umursadığı annemdi. Beni çok sevmesinin nedeni de sanırım anneannemle aynı ismi taşımamdı. Biraz kendime ve dedeme bu konuda haksızlık etsem de bu böyleydi.

Dedem komik adamdı. Ama benden bir komedyen yaratamadı. Ruhum buna müsait değildi. Dedem bilirdi ki bazı ruhlar salt gölünü çelen diğer ruhların peşinden gitmek yerine, özünü yani kendini arar. Bu arayışta hem nazlı yâri, hem de hercai kendini kaybeder kişi… Dedem de böyleydi benim. İşte en çok benzeştiğimiz noktaydı bu. İnanılmaz güzel bir gülüşü vardı. Sol yanağındaki gamzesi, Atatürk kaşları ve alnındaki derin çizgiler daha da belirginleşirdi o güldükçe. Hep güler ve gülmeye çalışırdı. Ama tıpkı benim gibi gözlerinde tuhaf bir hüzün taşırdı. Gülerken bile o hüznü hissederdiniz. Dedem gülümsemesini her gün bana armağan ederdi.

Sürpriz yapmaya bayılırdı. Cebime sakladığı şekerler, yastığımın altına koyduğu çikolatalar nasıl unutulur. Balonları ne çok sevdiğimi bilirdi. Renk renk balonlar alırdı bana her pazar. Dizine oturtur; “ eee söyle bakalım ortak paylaşılacak sır, anlatılacak dert var mı? “ derdi. Babamı sorardı. Anneme nasıl davrandığını falan. Laf alırdı ağzımdan ama anlatacak kötü bir şey yoktu. Babam babamdı. Anlattıklarım onu pek tatmin etmezdi. Hep babamı izlerdi. Annem onun yaşamındaki en özel kişiydi çünkü. Belki o kadından bile daha özel. Öyle olmasına karşın sevdiği kadından, anneme söz etmediğini biliyorum. Çünkü annem bunu kaldıramazdı. Her çocuk anne ve babasının sadece birbirlerini sevdiğine inanmak ister. Ama gerçek bu değil! Ben biliyorum. Bizimkileri el ele görmek hala beni mutlu ediyor. Kaç kez dinlesemde bukmadığım tek öykü, annem ve babamın karşılaştıkları ilk gün, hala. Babama her evlenme yıldönümlerinde anlattırırım. Annem kızarır ve çok kızar. Ama bilirim ki o da bundan çok büyük bir keyif alır.

Okula başladığımda dedem benim için daha da önem kazandı. İyi notlar aldığımda bana aldığı kitaplarla zaman öldürürdüm. Okuma aşkım işte o günlere kadar uzanır. Dedem bilerek ya da bilmeyerek bana inanılmaz bir armağan verdi: Okumak. Hiç unutmam 16 yaşımda elinde Siderta ile geldiğinde annem çok kızmıştı. Bir asi yetiştiriyorum diye bana kızıyordun, bu çocuğa hem de bu yaşta Herman Hess okutuyorsun ah baba! Sözleri bugün bile kulaklarımda çınlıyor. Hatırlıyorum özel günlerde en çok dedemin bana ne alacağını merak ederdim. Hep kendini en sona saklardı. Muzip muzip gülümserdi. Sadece gözlerine bakardım. Asla benimle göz teması kurmazdı. O gün bugündür bilirim ki kim benden gözlerini kaçırsa yaptığı işten pek emin değildir. Ama dedem, bu güvensizliğine karşın hep beni şaşırtırdı. Ben daha söylemeden adeta zihnimi okur ve ne istediğimi bilir ve alırdı.

Bir keresinde beni anneannemin mezarına götürmüştü. Doğum gününde mezarlığa gidilir mi diye çok kızmıştı yeni ve sonuncu karısı. Ama o benim ne istediğimi biliyordu. Anneannemi çok özlemiştim. Annem üzülmesin diye ondan çok az konuşuyorduk. Hep yarım yamalak. Ama ben onu hissetmek istiyordum. Birlikte nergis aldık. En sevdiğim çiçek! Anneannemde çok severmiş. Sonra sarı güllere bayıldım. Bilmiyorum o da sever miydi? Dedem o gün bana anneanneme çok benzediğimi söyledi. Sadece isimlerimiz eş değilmiş, ruhlarımız da benziyormuş. Bende tıpkı onun gibi insanın ruhuna işliyormuşum. Sevdiklerimi zihnimde yaşayıp, onun ne istediğini biliyormuşum. En çok gülümsememi severmiş. Gözlerimin içi gülermiş çünkü tüm ruh sıcaklığımı hisseder ve kendini iyi hissedermiş. Anneannemde böyle bir kadınmış. Ben sadece onunla yaşadım şimdi kavuşmak için zaman dolduruyorum dedi. Cüzdanını açtı içinden sararmış bir kâğıt çıkardı ve bir türküden bir bölüm söyledi. Çiy tanesi diye mırıldandı dedem. Bir damla gözyaşını akıttı karım dedi. Sevdiğim kadın bak bu dedi. Kırmızı gül demet demet türküsünü mırıldandı. Onu hiç böyle görmemiştim. Sanırım hep sevdiği, tek sevdiği ve birlikteyken bile özlediği benim anneannemdi. Mezarı kendi elleriyle yıkadı dedem. Adeta okşadı. Sonra başımı okşadı. Bunu çok sevdiğimi bilirdi. O gün bana verdiği en güzel hediyeydi.

O günü çok iyi hatırlıyorum. Dedemle uzun süredir böyle konuşmamıştık. Bana dedi ki bir kişinin ölmesi onun tamamıyla hayatımızdan gitmesi değildir çocuk! Anılarla o hep bizimdir. İnsanlar her şeye hükmediyorlar. En değerli mal varlığımız zihnimize bile. Ama anıları saklama senin tasarrufundadır. Neden bugün buraya geldik? Sen kendini neden anneanne göstermek istedin? İşte tam o sırada bir güvercin uçuverdi ve sert bir rüzgâr esti. Hoş geldin hayatım dedi dedem.

Hoş geldin hayatım, ne istemiştin! Birden irkildim. Bu sözler beni bu güne döndürdü. Satıcının kapı gıcırtısını andıran sesi kulaklarımı tırmaladı: Hoş geldin hayatım ne istemiştin? Çok sevdiğim bir arkadaşım için bir film arıyorum dedim. Çok film var dedi. Ben Selvi Boylum Al Yazmalım dedim. Ah! Sevgi emek ister dedi. Ne garip dedem de aynen böyle demiştin. Satıcı kadın ekledi neydi o çocuğun adı dedi parmaklarını şaklatarak. "Samet" dedik aynı anda. Bir kahkaha attı abartılı, öyle ki dükkân yankılandı. Öylece ona baktım. Gülmek sanattır derdi dedem. Bu sözler zihnimde yankılandı. Gülümsedim!

Çok özledim Hacı Mehmet seni. Tek gerçek arkadaşımdı dedem. En kısa zamanda mezarlığa gidip dedemle konuşacağım. En son bayramda gittim onu görmeye. Dedeme hiç dokunamadım, onu işitemedim.

Satıcının "maalesef kalmamış" sesiyle tekrar gerçekle buluştum. O zaman dedim bana kırmızı gül demet demet türküsünün içinde olduğu bir cd verin dedim. Yüzüme baktı. Pek türkü dinleyen birine benzemiyorsun dedi. Ben her şeyi dinlerim dedim. Şaşırdı. Adeta imtihan etti beni. Arabesk şarkıları, bayıldığım Küba ve Yahudi şarkılarını mırıldandım. Çok şaşırdı. Bu türküyü en iyi söylediğine inandığı adamın cd’ sini elime tutuşturdu. Olmaz dedim! Neden dedi. Hediyeyi, hediye yapan paketidir. Kadın güldü. Özenle sardık, vazoda duran yarı açmış yarı dünyadan kaçan bir karanfil tomurcuğunu kopardım ve pakete bantladım. Kadın şaşırdı. Şimdi oldu dedim. Alan benim ne demek istediğimi anlar dedim. Kime alıyorsun der gibi oldu. Bu soru karşısında yüzümdeki sana ne ifadesini görünce neden bu türkü diye soruverdi. Usulca yanıtladım: Benim kaderim özlemek ve bu türkü sevdanın özlemek olduğunu öyle güzel anlatıyor ki. Türküyü mırıldanmaya başladım. " Kırmızı gül demet demet ..." Sesin güzelmiş dedi satıcı kadın. Birlikte söylemeye başladık. " Kırmızı gül her dem olmaz… " Doğru! İnsanın her istediği olmuyor dedim. Sustum.

Bu türkünün melodisi, en sevdiğimin sadece bende kalmışlığını anlatıyor. O yüzden öyle saf ki. Her seferinde ilk dinlenmişlik etkisi yapıyor. Gizli hüzünleri içinde barındıran kavuşamamayı, sözlerin kifayetsizliğini yarım kalmışlığın derinliğini ne güzelde anlatıyor bu türkü dedim. Paketi aldım. Kapıya yöneldim. Gözlerim dolmuştu. Yarın bu hediyeyi dedeme götüreceğim. Ona bir mektup yazacağım. Bu dünyadan ona bir armağan vereceğim. Ardımdan satıcı kadının sesi yankılandı:" Gene gel! "

Uzun süredir ilk kez birinden böyle bir davet alıyordum. Gider miyim bilmiyorum?

Bugün tüm yaşadıklarımı birleştirdiğimde aslında yine ortaya ben çıkıyorum. Yaşamın özü: Çiy tanesi!

Hediyeleri, heyecanları, mutluluk ve mutsuzlukları hatırladım bugün. Artık akıl defterimde yeni bir sayfa açma zamanım gelmiş. Gerçekten sevmek özlemekmiş.

Dedemi çok özledim!




Bir Kaleye Atılan Üç Gol!*

Fenerbahçe’m benim biricik sevgilim.
Söyle senden başka kimim var benim.
Seninle ağlarım.
Seninle gülerim.
Söyle senden başka kimim var benim..

Futbol ilginç bir oyun. Bir topun peşinde koşan 26 adamın (22 futbolcu, 4 hakem, 1’i yedek) hiç bitmeyen hikayesi bu.

Aslında haksızlık yapıyoruz. Futbol sadece 26 adamın oynadığı bir oyun mu? Teknik heyet, yedek oyuncular ve seyircileri de işin içine katarsak herkes top peşinde. Masör, doktor, polis, çekirdekçi, simitçi, kahveci, gazozcu... Liste uzar gider: Develi’deki garsonlar, stad önündeki simitçi, kahveci, gazozcu, çekirdekçi, koreççi, tükrük köftecisi, forma satıcıları, karaborca bilet işindekiler, bahisçiler. saatlerce televizyonu işgale den yorumcular. Yetmedi bazen asker, bazen politikacı...

Bu top aşkı garip bir durum
. Tepilmek ve sevilmek arasında gidip gelen bir ilişkiyi yaşamak hiç de kolay değil.. Sürekli dövülerek sevilmek: Bu coğrafyada yaşayan kadınların kaderini yaşıyor futbol topu. Dayak zaten cennetten çıkma değil mi?

Değişik adlarının olmasıda ilginç bir durum. Meşin yuvarlak! Komik değil mi? Hatta özlü sözlere konu: Top yuvarlaktır. Dünya da yuvarlaktır ve döner. Dünya döner döner ve vurur. Top çarpar. Bir top ve onun peşindekiler. Kadınlar boşuna kıskanmıyor yani topları. Toplar da kıskanır mı kadınları? Bu topun cinsiyeti, milliyeti yok sadece sahası farklı. Fileler değişiyor sadece. Su topu, tenis topu, basket topu, bir de sokaklarda koşan top var. Kristal toplar, küpelerde sallanan toplar. Ama dün akşam bir top bir ülkenin yaklaşık 2 gününü değiştirdi. Bir kaleye tam üç kez girerek. Üstelik aynı kaleye girerek!

Kendi kalene gol atmak, nasıl bir ızdıraptır. Aman biz buna alışkınız. Yollarız Yavuz ve Midilli’yi bombalatırız birkaç liman gireriz bir savaşa. En insan tarafımızla yaratırız bir Hiroşima. Olmadı tek gecelik gollerle savuştururuz aşksal yalnızlıklarımızı. İşte dün Fenerbahçe önce kendi kalesine gol attı. Kimin attığının bir önemi yok. Takım olarak yediler golü. Neyse ki ilk şok çabuk atladı. Kendi kalene gol atınca acayip suçlanırsın. Eski defterleri açarsın. Ta gerilere gidersin. Hani şu kadın erkek kavgalarında olduğu gibi. "Sen nişan çarşısında bana o terliği almadın" diye başlar serzeniş, uzar gider. Yuh! Üzerinden 40 sene geçmiş. Kadın terliği anımsıyor. Ya aldıklarını anımsasana. Ama içinde kalmış. O tamamlanmamış bir iş. Bu golü kaleden çıkartmak lazım. Hemen bir gol atmak lazım. Gidip bir terlik almak azlım. Tamamlanmamış işler öldürür insanı. Sürekli gol atarsın kaleye ama kendi kalene.

Gol yedik ya ben işlerime gömüldüm. Süngüm düştü. "Püüüüüüü" dedim Yarın kim bilir neler derler. Aman giyerim ben de bikini, Ahmet Çakar'dan fazlam yok oldukça eksiğim var. Bir ilk gerçekleştiririm yaşamımda. 16 nisanda bir toplantıda başka bir şehirde konferans vereceğim. Oturdum bilgisayarın başına konuşma metnimin slaytlarını yazıyorum. Yani yazmaya çalışıyorum. Birkaç e-posta yazdım. Kulağım maçta ama. O anda telefonum çaldı. En yakın kız arkadaşım AYS, hüngür sümük ağlıyor. Bir şey oldu sandım. On sekiz yıl olmuş dedi biz o filmi izleyeli. Açtım, dediği kanalı Roy Orbison söylüyor. Richard nasıl adam ama yürek hoplatıyor. Aşk işte, beni gülümsetiyor. Hmm dedim 33 olacağım ben az kaldı. En azından sen muradına kavuştun bir kızın var. Benim sadece diplomalarım var. Kaleye goller geliyor. Derken bir gol berabere!

Beraberlik durumları insanı hiç mutlu etmez. Nedense tahtaravalli bir tarafın ağırlığına yenilmek zorundadır. Hayat kaybedenler kulübünü doldurma yarışı. Şu Mirkelam denen adamı pek seviyorum. Bunun bir Ayva şarkısı var, pek bir feylezof havasında. Ey aşk nerdesin? Güzel yerdesin. Ama da nerdesin? Bu sabah çok çağrışımsal yazıyorum, okurdan özür diler hemen konuya dönerim. Sessizlikten çıktım. Manik olmam doğal.. Sonra yine sessizleşirim. Kendini fark etmek de kıl bir durumdur. Çünkü, kendini fark ettikçe özgürlüğünü yitiriyorsun ve denetliyorsun kendini. Dön konuya. Konu neydi? Beraberlik durumları! Bir e-postada görmüştüm çok beğenmiştim sonra o resmi kayıp ettim. Bir tahtaravalli üzerinde iki kuş. Biri kafeste, biri özgür. İkisi de bekliyor. İşte beraberlik! Çok güzel. Koş Fener koş... Bu da başka bir filmin repliği ama idare edin.

İşte o sırada içeriden kıyamet koptu. İkinci gol! Yer gök sarı lacivert en büyük Fenerbahçe! Yenmek! Yazacağım ama zamanım kalmadı. Saat 11.45 gibi bitecek sabah seansları. Bir kahve içmeliyim süte boğulmuş ve biraz şeker koymalıyım içine. Biraz değil çok şeker koymalıyım. Şeker komasına girmeliyim. Adı zafer koması olmalı. Yenmenin tadını çıkartmalıyım. Hatta demeliyim ki giy Ahmet Çakar mayokini, olmaz bikini, son moda tankini, bence sen giy yokini! Sonra bir top bulmalıyım. Önce kendi kaleme atmalıyım, sonra bir beraberlik durumu yaşamalıyım. Ardından yenmeliyim!

Yenilgi mi? Onu başka sefere yazarım artık. Hayat terazisi bugün benden yana çekti. Ben galip safındayım.

*Bu yazı 03 Nisan 2008 günü saat 10.36 civarında yazılmıştır.



ÇATI



Hiç çatım olmadı benim
Sağlam bir temel üzerine oturtulmuş, küçücük bir yürektim
Hiç bir şey gölgelesin istemedim kaderimi
Zaten toprak örtmeyecek miydi üzerimi.

Güneş kamaştırsın istedim gözlerimi
Rüzgar saçlarımı tarasın
Yağmurlar yıkasın yüreğimi

Olmadı!


Yüreğimdeki ışığı, hor gördü pervaneler
Sonsuz sandıkları nefesimi sömürdüler
İklim de ardını döndü bana
Güneş yüreğimi çatlattı
Rüzgar hoyratça yardı bedenimi
Yağmur fırtına oldu, yerle yeksan etti kız bedenimi

Şimdi bir çatı istiyorum üzerimde
Toprak örtmeden beni, önce
Saydam bir bağ istiyorum hayatla aramda
Hem dünyayı görmek, hem de kendi yaşamımın hüküm sürmek için

Üzerimi örten
İlkimimi bahar yapan
Ruhumu taçlandıran
Çatım

Ört beni.

Soğuk Ter



türküler geçer içimden
sen duymazsın
beraber ve solo bekleyişlerle türkü söyledin mi sen
hani çağırdığın türkü değil de sevdiğinmiş gibi
usuldan başlayıp, avaz avaz haykırdın mı sen

Yeryüzü Ayetleri

Sessizlik, iyidir bazen;
çok ses çıkartmaktan daha iyi gelir insana.
Belki ondandır suskunluğum.


İnsan, yaratıcısına bir kez daha başkaldırmaya hazırlanıyor. Kader belki de yeryüzü ayetleri ile yazılacak. İlk ayetler mutantlar üzerine kaleme alınmaya başlandı. Ancak, insan ateşle oynuyor. Cehenneme kaç kaldı? türü bir oyun bu. Her değişim, bir dirençle karşılaşır. Ancak, insanın direndiği kendi aklının sınırlarıdır. Sınırlar aşılmak içindir! Sınırlar her zaman aşılmak için midir?

İnsan ruhunu nadasa bırakalı kaç bahar geçti bilmiyorum. Sadece belli tutkuların peşinden giden sürek avcıları gibiyiz. Tüketim bizi tüketemedi. Biz hala tüketimi tüketiyoruz. İnce ince kendimizden geçiyoruz. İnsan, kendi ırkını bitiremedi!

İşte bu söylemlerden kaçtım ben. Tam yedi yıl bir esaret gömleğini giyindim. İnsandan gittim. Kendimden gittim. Ben kendimden gideli çok bahar geçti. Ben, kendi içime döndüm; ama dünya, dışa açıldı. Zaman durmadı. Zaman değiştirdi her şeyi. İnsanlar, kendilerini tutkularına kaptırdılar. Ürperten insan dehası ruhları sardı, doğa ölüyor. Ben ruhumu nadasa bıraktığımdan beri yağmur yağmıyor bu kente. Tüm lanetlenmiş yaşamlar birleşip şehrime saldırdılar. Şehir, insan mayasının özüyle tanışıyor artık bugün. Kapitalizm artık kendini olgu olarak ifade edecek bedenlerini şehirlere saldı. Suç artık tekel değil şehrimizde. Artık suç fabrikadan halka dağıtılır gibi. Suçun outlet’leri var benim şehrimde. En büyük suçları insan kendi ırkına karşı işliyor. Açlığa, sefalete, ölüme terk edilmiş bedenler ve ruhlar bugün intikam almak için güçlerini birleştiriyor. Bir kaç ay önce Gazze diye çığırtkanlık yapanlar bugün sessiz. Dünya kan ağlıyor. İnsan bu arada ne yapıyor? İnsan kendi sonunun peşinde. Bugünü değil, geleceğini hazırlıyor. Mutant insan doğmak için gün sayıyor...

Kadınların erkek, erkeklerin kadın gibi olduğu bir dünyada kayıplarımı arıyorum. İnsan kendinden öyle sıkıldı ki kendi şehir mutantlarını yaratıyor. Robottan, sanal yaşamdan sonra şimdi de yarı insan yarı hayvan mitlere sarılıyor insan. Zavallı Frainkenstain! Zavallı Dolly! Nereden bileceklerdi insanın yeryüzündeki ilk ayetleri olacaklarını? Oysa onlar masum birer başlangıçtı, Yaratıcı’ya karşı var olma yarışında.

Evrim teorisi canlılığın var olmasının iki yolu olduğunu iddia eder: Doğal seleksiyon ve mutasyonlar. Doğal seleksiyon, çevreye en uygun olanların hayatta kalması ve neslini devam ettirmesi demektir. Yani, günümüzün Amerikan fonksiyonalizmi. Benim işime yaramayan silinsin gitsin dünyadan! Mutasyonlar ise canlı hücresinin çekirdeğinde bulunan ve genetik bilgiyi taşıyan DNA molekülünde, radyasyon veya kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen kopmalar ve yer değiştirmelerdir. Mutasyonlar çoğunlukla canlıya zarar verir, geri kalanlar ise etkisizdir.

Hiroşima!



İngiltere'de 200'ü aşkın tıbbi kuruluş ve yardım derneği, parlamentonun her bir üyesine gönderdikleri mektuplarla, hükümetin insan ve hayvan DNA'sı kullanarak hibrid embriyo oluşturma planlarını desteklemelerini istedi. Ortaya ne çıkacağını düşünmeden. Çok tehlikeli bir sınırdayız.

Kan-beyin bariyerime taktım bu soruyu şimdi.

Geçerse insan kıyametine kavuşacak. İşte o zaman Nuh’un Gemisi yapılacak...





İKİ

Ben, arkadaki beyaz gömlekliyim
Çocuk ya da erişkin ne fark eder?



Yeni bir gömlek giyindim bugün
Beyaz
Belki de yepyeni bir kaderi giyindim
Beyaz sayfa açarmış gibi
Çocukken kolları kısa
Erişkin olunca uzun
Tıpkı günler gibi
Oyun için günler kısa, hayat için uzun

Akşam olunca çıkarıp atacağım bu gömleği üzerimden
Belki bir kaderi soyunacağım
Bir diğerini giyinmek için
Takvim muamelesi yapıyorum elbiselere
Değişmeyen sadece benim
Onca değişim içinde
Yüzümde zaman makyajı çizgiler
Botokscu amca saati dondursa ya
Akıp giderken benden benler
Ha kum saati, ha dijital
Z'aman z'aman
İşte o z'aman



Fotoğraf: Özgür Çakır

böyle kal


zifir saçlarına ay düşmüş
hilalden, sondörnüne yürümesin yüreciğin
büyüme sen.
senin özün çocuk.

hem napcaksın büyüyüp!

dolunay olmasın yürek sızın
sen güzel bi çocuksun
öyle kal...

hep dizimin dibinde...
bana yakın
sımsıcak!


Fotoğraf: Özgür Çakır

Tadilat



Biraz kendime gidiyorum.
Tadilattayım!

Ulu Pamir'de Hırka Olmak

Bu coğrafyada, hangi çağa uyanacağınız hiç belli olmaz. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde diye başlar anlatılar. Gökten hep üç elma düşerek biter masallar. Siz siz olun, her aydınlığı sabah sanmayın. Doğrudur! Şehriyar'ı bile masal uyuttu. Ama her hikâyede bir bezirgân yok muydu?

Açlık, susuzluk ve cinsellik gibi birincil güdüler, manipüle edilerek insanlara hükmedebilinir. Şimdiki zaman bezirgânları bunu yapıyor. Ama onların da zihinlerinde yankı bulmayan bir soru var. Belki de korkudan akıllarına bile getiremedikleri bir soru bu. Ruhlarına beden ettikleri hırslarını hangi cennete, hangi kurye ile havale edecekler ben işte bunu merak ediyorum.

Fakirlik ince bir sızı memleketimde. Yoksulluk, sadece sofradaki aş olsa keşke! Yürek fakirliğine, zihinsel açlık eklenince masalın sonu hep kara geliyor. Oysa, çocukluğumuzda hayatı başka anlatmışlardı bize.

O vakit bir varmış bir yokmuş diye başlardı masallar. Develer tellal, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken diye devam ederdi tüm öyküler. Dünyada sadece, "ben" varmışım gibi gelip geçerdi günler. Büyüdükçe gözlerim görmeye başladı sanki. Masal birden değişti. Yeryüzünde canlı çokmuş. Uçanı, kaçanı, topraktan güneşe süzüleni, denizin dibinde meşk edeni… Cücesi, devesi, kanatlısı, tüylüsü, güzeli, çirkini… Gidilecek çok yer, dinlenecek çok insan varmış. Ben de öyle yaptım. Kaderimi Uzağa Giden olma çizgisine taşıdım. Ömür kahvesine, hayal perdesi kurdum.

Artık zamanıdır! Öykümüz başlasın. Eğri oturalım, doğru konuşalım.
Doğunun incisi Van'da başlasın yolculuğumuz.
Ulu Pamir'de demlenelim.

Sovyet işgalindeki Afganistan’dan 23 yıl önce kaderlerini aramak üzere Van’a geldi Kırgızlar. Pamir yaylasını, sadece coğrafya olarak geride bıraktılar. Yüreklerinde saklı duran memleketlerini bugün Van’ın Erciş ilçesinde Ulu Pamir köyünde yaşatıyorlar. Kırgızlar kendi kültürlerini istediklerince yaşıyorlar. Kendi dinlerini, dillerini geçen zamana karşın korumuşlar. Ancak, Türkçeyi de çok iyi konuşuyorlar. En büyük dertleri yeterli eğitim olanaklarının olmaması. İlköğretimi bitiren Kırgızlar, köyde okul olmadığı için liseye gidemiyor, dolayısıyla üniversiteye devam etmiyor. Gidebilenlerin sayısı da bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu konu, gazeteci dostumuz Coşkun ARAL tarafından da sıkça gündeme getirildi. Son olarak, Van’ın çekik gözlü yerlilerinin hayatı, yönetmen Münir AYKIN tarafından filme alındı. Çekilen belgesel, TRT AVAZ kanalında “Türkiyem” adlı programda izleyiciler ile buluştu. Belgeseli çeken tüm ekip Ulu Pamir köylülerinden, özellikle onların Türkiye aşkından çok etkilenmiş. Halkın sorunlarını yerinde gören teknik ekip, sosyal sorumluluk projeleri yürüten Birmilyonkalem Sitesi(1MK) 'ne e-posta aracılığı ile Ulu Pamir köylülerinin isteğini ulaştırdı. Şimdi bende sizin kulağınıza fısıldıyorum bu mektupta yazılı olan arzuhali. Elçiye zeval olmaz.

Ulu Pamir’de yaşayan vatandaşlarımızın bizlerden bir isteği var: “Kıyafet!”
Şimdi mevsim dönümü. Yazlıklar ve kışlıkları yer değiştirirken paylaşmak istediğiniz bir şeyler olursa köy muhtarı kanalıyla ihtiyaç sahiplerine ulaşabilirsiniz. Gerçeklerin hayal gibi kırıldığı, zekâtların çalındığı, fenerlerin kararttığı bir coğrafyada umut diye insanlara sarılmak gerektiğine iannıyorum. Gülen bir yüzün size yansısını düşünün… Bu her şeye değmez mi?

Kıyafet yollamak isteyenler için adres:
Kasımbek VAROL
Ulu Pamir Köyü Muhtarlığı
Erciş – VAN
Kalem tutan bir çocuğun gülümsemesi olabilirsiniz!


Mavi'dir Kelebek



Göz bebeklerinde kelebek etkisi
Düşenler mavi
Tutamadığım, tutunamadığım, içine karışamadığım mavi
Gözlerin alacaklı benden
Mavilerini topladım dün birer birer
Sen diye, benden dökülen mavileri topladım
Kuruttum, sakladım tane tane bizi
Kelebek mavi!


Yüreğin kurak kaldığında seslen
Sana biraz göz y’aşımdan vereceğim
Ruhunda akıp giderken mavi
Bende kelebek etkisi
Uçuşanlar mavi!

Belki ruhunda semah ederken benden düşen senler
Özgür kalır kelebek
O zaman sahiden bana gelirsin!
Kalpte kelebek etkisi
Yürek mavi!



Sadece bir fincan kahve içecektim...

Güneşin, gecenin koynundan çıkmayı başardı saatlerde uyandım. Dudaklarımda başka bir tat var. Heyecanla "Kahve!" dediğimi anımsıyorum. Hızla mutfağa gittim. Kahve yapmakta sorun yok da... Bir türlü, kahvemi içine koyacağım fincanı seçemedim. Kristal, cam, porselen, plastik... Hangisi?

Seçme özgürlüğü, yaratıcının insana verdiği en büyük cezadır diye mırıldandım içimden.

Normal insanlar, hemen bir bardak/fincan seçerler. Hele bunca alternatifin içinde. En gösterişli, büyük ve pahalı olanlar hemen seçilir. Genellikle ucuz görünümlü ve sade olanlar seçilmez.

Kendimiz için en iyi olanı istememiz de garip olan ne var? diye düşünebilirsiniz. Tuhaf olan bir şey yok kuşkusuz. Ancak, en iyiye sahip olma isteğimizin tüm streslerimizin ve sorunlarımızın kaynağı olduğunun farkına varmamız gerek.

Başlangıçta, istediğimiz kahve içmekti. Zamanla, amacımızdan sapıp en güzel bardağı seçme yarışına girdik. Bilinçli olarak, en iyi bardağı almaya yöneldik. Bir süre sonra, kendimiz için en iyi olduğunu düşündüğümüz bardağa sahip olmamız bize yetmedi. Başkalarının bardağına bakmaya başladık. Başkalarına bakınca, onların bardağının bizim olmasını istedik. Tutkuyla, ötekinin bardağını istedik. Kişilerarası çatışmaları, öfke ve düşmanlıkları önemsemedik. Sadece en güzel bardağa sahip olmak istedik. Kahve içtik mi, içmedik mi artık bir önemi yoktu. Hedef artık kahve içmek değil, en iyi bardağa sahip olmaktı.

Hayat kahvedir. İş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Bardak, hayatı elimizde tutmak için kullandığımız araçtır. Sadece bardağa odaklandığımızda, kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz. Hatta kahve içmeyi bile unutabiliriz!

Yaşamımızı biçimlendiren seçimlerimizdir. Seçme işlemi sırasında ne kadar özgürüz? Sözde seçme özgürlüğümüz var. İşte bu nedenle onca alternatif içinde tek tip yaşıyoruz. Moda ikonlarının kölesi haline geliyoruz. Pop ve piç kültürler yaratıp tükeniyoruz.

Mutlu insanlar, her şeyin en iyisine sahip değildir. Sadece, yaşamın tadına varmayı bilirler.

İş dönüp dolaşıp basit yaşamayı ilke edinmeye geliyor.

Bilimin parsimoni ilkesini düşünüyorum. Nedensellik ilişkileri basit ve somut olarak açıklanabilir. Bir bilim adamı basit açıklamalar yapmadan, soyut ve karmaşık açıklamalara başvuramayacağı kabulüyle işe başlar. Hayatı bilim adamı gibi yaşamak..

Sadece bir fincan kahve içecektim..


Fotoğraf: Visual Photos


33 KÖY, 3003 ÇOCUK İÇİN EL ELE KAMPANYASI

Bir Çocuğun Elindeki Kalem Olabilirsiniz!


Hey blogcu! Gel bir bak adın geçiyor mu bu sayfada



Birmilyonkalem Sitesi(1 MK) olarak
6 Ağustos'tan beri zihinlerde yer etmeye çalışıyoruz.
33 OKUL 3003 ÖĞRENCİ İÇİN EL ELE
diyoruz.

Derya Deniz isimli bir yardımsever 1500 kurşun kalem gönderdi.
Bir de Senbilirsinabla'dan gelen koli var.


Şimdi daha çok düşünüyorum.
1100 e-posta yazmışım.
Ama bu yeterli değil!
Daha çok çocuğun kalem tutabilmesi için
Öneri ve görüşlerinizi bekliyorum.

Kampanyayı destekleyen DOSTLARIMA çok teşekkür ediyorum.
Dilerim bu sayı giderek artar.
Böylece pek çok coğrafyaya bu çağrı ulaşır.




KAMPANYAYI DESTEKLEYEN BLOGLAR *
* Sayfasında kampanyayı duyurmuş, ama haberim olmayan dostlar lütfen e-posta yollayın.

uzagagidenkadin@gmail.com


Erişkin bedenindeki çocuk kadının rüyası


Uykusuz geçen zamanlar.
Müjgan, müjgana değmemiş.
Uymayı bekliyorum.
Uyku bana gelmiyor.
Mardin, 2007

Pencerenin önündeki koltuğa oturdum, dışarıyı izliyorum. Çocuklar oyun oynuyor. Bozkırın, görünmez yüzü sanki çocuklar. Saklananlar, çelik-çomağa koşanlar, bir uçurtmaya takılanlar... Çocuklar! Gözlerim onların üzerinde. İçlerinden birisiyle göz göze geliyoruz.

46. SANİYE





Kolu, bacağı kopan çocukları gördük
Evladının üzerine kalkan olup, can veren anaları
Dirisinden geçip, ölüsünü bulmaya razı olanları
Bir toz bulutu arasında.........
Günlerce, gecelerce hayatı aradık.
"Sesimi duyan yok mu?" diye avaz avaz bağırdık
Nidamıza dokunan olmadı.
Sonunda, yıkıntılar arasından
Tıpkı uzuvları kopmuş bedenler gibi
Sahibini anımsatan fotoğları topladık

46. saniyede bir nesli kaybettik

Kiminin bedeninden bir parça gömüldü toprağa
Kiminin yüreği.
Ucuz can pazarıydı bu coğrafya
Yerkabuğu her daim alacaklı ağaydı.

Peki biz ne yaptık ?

Kolu, bacağı kopanlara beden olduk
Yüreği dağlananlara dokunamadık
Protez kalp henüz icat edilmemişti
Geride kalanları prefabrike olarak yaşattık
Zamanı gelince çok oldunuz deyip
Evlerini başlarına yıktık

Ondan ötesi...................

Deprem profesörüne "Dede" dedik
Olmadı bir de onu yılın en seksi adamı seçtik!
Televizyonda "bugün, yarın" deprem olacak diye adeta tespih çeken
Civciv çıkıcak, kuş çıkacak şeklinde birbirlerini yiyen
Sözde bilim insanlarını gördük

Biz de insanız canım, dayanamadık.
Duyarlılaştık!
Önlem aldık.
Zorunlusundan deprem sigortası yaptık
Çantamızı da hazırladık!

Sorunumuz çözüldü mü?
"Sesimi duyan yok mu?"

Göç hala sürmekte, iç ülkeden asıl ülkeye
Hala fakirlik en ciddi sorunumuz
Sözde korsanla mücade ediyoruz
Kendimiz kendimizi yağmalıyoruz
Gecekonduyu şehrin merkezine taşıyoruz
Balkonları içeri alıp evimizi genişletiyoruz
Kendimizden bir eksik, bir fazla
Hiç önemsemiyoruz
Öylesine yaşıyıp gidiyoruz

! Bu ülke 17 Ağustos'ta evlatlarını yitirdi. Onları anmak, sadece sözde kalmasın. İnsan olarak ederimizi sorguladığımız şu günlerde, değerimizi bilelim. Ölçümüz para olmadan.

Ölenleri rahmetle anıyorum...




33 KÖY, 3003 ÇOCUK İÇİN EL ELE KAMPANYASI

Bir Çocuğun Elindeki Kalem Olabilirsiniz!

YAŞAMIN İLMİĞİ NEFES

Zamanda yolculuğumu tamamladım. Birim zamanda yol aldım. Soluğum elverdiğince dünya gözüyle yaşama dokundum. Belki de yaşamı dokudum. Kaç ilmekli bir halıydı hayat? Bilemedim. Bilmek de istemedim. İlmekleri nereye attım? Hayatımı mı düğümledim? Yoksa düğümleri hayata mı çözdüm? Ben perdesini araladım. Kavgalarımın ve zaferlerimin yerle yeksan anıtı bedenime baktım. Soluklandım! Varlığını çoğu zaman fark etmediğim, yoklukların, azlıkların ve imkansızların tınısı iç geçirişlerimde yankılanan nefesime tutundum. Anladım ki o an çokluktan tekliğe ulaşmakmış hayat. Yüzlerce ilmeği birleştirdim de hayatı mı dokudum? Oyaladım mı yoksa kozaladım mı hayatı? Kadere yazılmadım, belki de kaderi yazdım bir nefeste.


Yaşamın ilmiğini taktım boynuma. Nefes! İlk doğan ve son ölene dokundum sesini duydum onun. Yürekçe mırıldandı bana “Bir girizgah ve nihayet ritüelidir nefes. Aklını başında taşıyan, nasıl nefes aldığını bilir. Aklını gönlüne hapseden ise ….” İlmik ilmik nefesler peşinde yüreciğim. Ciğerime kaçıramadığım gökyüzü en çok senden alacaklıyım. Bilesin! Kumbaramda kaldı yaşanmamışlıklar. Niye yatırdım şimdi soluklarımı gelecek bankasına? Hayat aslında fersah fersah nefesmiş. Ben zaman gemisinde forsa, nefes görünmez sevgili. Kim kimin mahkumu bilemedim ki. İki dudak arasına hapsedilmiş, sözlerin ritmi nefes. Nefesi kelimelere yetmeyenleri dili lal olmuş. Onlar, dudak payı bırakılmış bi hayatı soluyormuş.

Başka bir yolculuğa çıkma zamanıdır artık. Karaborsaya düşmeden nefesimi geri almalıyım gelecek bankasından. Lal olan dilimi çözüp kelimelerle dans etmeliyim. Annemin karnında sıvı ile dolu ciğerlerimin, ilk hava ile dolduğu ana gitmeliyim. Bir canın yaşam uğruna attığı ilk adıma. Nefes! Sözde hakim olduğum hayatı kontrolü bende olmayan bir dümenle idare etmek. Nefes! Yaşadığım en ufak acıda, korkuda, mutlulukta, heyecanda kendini gösteren nefesle enlem enlem gezmek beni. Ağlamamak istediğimde boğazımı ilmikleyen, derinliğiyle bazen beni yavaşlatan, coşkusuyla kalbimi çarptıran nefes. Bedenimde yeşeren her şeyin temelindeki ruhani hareketsin sen. Allah’ın bedenimdeki sesi nefes..

Ciğerlerimde demlediğim nefesin imzasıdır okuduğunuz. Kelimeler ruhunuzda esiyorsa bilin ki candan damlamıştır. Bir beyaz kağıtla her şey yapılır. Bir kağıda nefes aldırılır mı derseniz? İşte bu onun anlatımıdır.

Başka bir yolculuk benimkisi. Nefesimi ziyarete geldim, nefsimin gölgesinde. İnsanlığıma dokundum. Yalnızlığı derinden yaşadım keşkelerin gölgesinde. Eski zamanları keseledikçe tenim pembe kaldı korktum. Kanımın rengi solmuş. Kanım pembeye kaçmış. Çok kirlenmişim. Kirler yapışmış üzerime ben fark etmeden. Canımı, kanımı emmiş kene gibi taşıdıklarım. Korunaklı bir hayatın içinde hedef tahtasına dönmüşüm. Herkes, etimden et kopartmış ben susmuşum. Tutunacak bir el bulamamışım bir bebek saflığında. Yok olanların yokluğunun fark edildiği bir hayatta tutunmuştum. Yeniden başlamaya soyunulmuştu benim üzerimde. Yaşanılmayan hayatların kiracısıydı bedeniydim. Herkes geldi nasiplendi, palazlandı ve gitti. Çünkü benim işim onların nefesini tümlemekti. Tek başına nefes alanlar can oldu, canandan gitti.

Bu gidilerde yolcuların h’andan aldıkları bir bir eksildikçe hancı ızdırap yaşamaya başladı. Çile odasına dönünce gün, bir nefeslik ömürde ihtiyaçlarımı fark etmeye başladım. Yemekten, sudan, sevdadan öte. Benim bir haritaya ihtiyacım vardı. Yaşam haritasına. Kader de bile yürümek için harita lazım. İnsan kendinde kaybolunca akıl pusulası kâr etmiyor. Çünkü yol kalple karışıyor. En aciz kaldığın zamanlarda bir sevda bulunmuyor yaşama bir solukluk tutunmak için. Nefessiz kaldığın zamanlarda beden de, kalp de kahpelik ediyor üryan koyuyor bu dünyada seni. Zaten çıplak geldik, çıplak da gidilmeyecek mi? Öyleyse örtünmek niye? Aslını gizlemek niye? Kirlerimden arındım bu yolculukta. Silgi varmış aslında silmek için ardımdan beni ganimet sayıp bölüşenleri. Kendimi emanet edip de kendimden verdiklerimi leş kargalarının ağzından toplamayacağım. Kendi artıklarımın izlerini sürmeyeceğim. Nefes alıp gideceğim. İçimi temizlemek nefes almakmış. Özgürlüğün anahtarı nerelerde aramışım. Nefesimi dışlamış, kendimi köle yapmışım.

Yaşamın ışıkları kamaştırdığında gözümü, anladım ki, içinde bulunduğum gün yaşadığım coşku ve kaygıları anlamama yardımcı olacak bir rehber olarak hazırlanmış bana. Gün bir sığınak. Bilinenin aksine bu sığınak yerle yeksan, dimdik ayakta durmuyor. Gün dediğin gel-geç dünyanın bir yansıması. Mum dibini ışıtmıyor. Gün, gece diye yanıp gidiyor. Gece gün diye ışığa pervane oluyor. Aralarında bir solukluk mesafe var sarılmak için. Nefesi olan kim? Gece örtendir! Gün açık eden! Bazı şeyler gece söylenir, bazı şeyler sadece ışıkta kendini gösterir. Çokluk denizinden, tekliğe akan nedir?

Yaşam nesnelerini bir bir soldurdukça nefessiz kalıyorum. Bu anlarda nefesi kuvvetlilere sarılıyordum. İşte o zaman hayata bağlanıyorum. Bu hastalığın kendisidir. Nefesimi kesip, kendime başka bir soluk buluyorum. Sahte! Bedene tapınca işler sarpa sarar. Nesneden uzaklaşınca akıl karışır. Zımni dünya basar. Dünya ağır gelir. Dünya oyalar. Bedene ruhu giydirmek midir nefes yoksa ruhtan bedene geçmek mi? Tümleyemediğim beden ve ruhun arasına gizlediğim midir nefes?

Günü yaşadım mı? Hayat bedenimi hızla değiştiriyor. Kurgulanmış bir olay örgüsü içinde aynı kalmak, beni yaşatmak mümkün mü? Hayatın yarattığı hızlı gelişmenin yarattığı şok dalgası beynimin her köşesinde yankı bulurken nefesi sorgulamak neden? Bir durup düşünmeye zaman var mı? Yaşamımda gerçekten kaç renklik bir soluk var ki benim? Dağlar, vadiler, nehirler, ovalar ve göller tek renk mi? Hepsi bedende bir renk, bir soluk mu?

Döndüm! Nereye gitmiştim ki zaten? Deniz ve ufkun yer değiştirdiği bir coğrafyada maviye dokunmak? Başka bir dünyada dolaştım, düşündüm ve geri geldim. Eski antik bir kentin dar sokaklarında sek sek oynadım sanki. Bir yabancıyla aynı yolda yürümekten çekinir misiniz? Bu sizi hiç kaygılandırmaya bilir.
Kendine yabancı olan, ötekini bilir mi? Ondan çekinir mi?

Nefesinize karışmaya geldim. Belki bu hayatta yaşadığınız en güzel deneyimdir.


33 KÖY, 3003 ÇOCUK İÇİN EL ELE KAMPANYASI

Bir Çocuğun Elindeki Kalem Olabilirsiniz!




KALAMADIM


İnsan kimsesizliğini en çok ne zaman hissediyor biliyor musun?
Yüreğinde taşıdığın çocukluk,
Boncuk boncuk ötelerden göz kırptığında
Galiba!
Dokunmak istiyorum çocukluğuma...

İlk kez bir kızla dans edecekmişim gibi uzattım elimi ona.
Gözlerimde yakalanma korkusu
Baksam kızın gözlerine
Süslü elbiselerden boğulmuş ruhu sarılacak boynuma
Yeniden dokumak var serde elbiselerini
Oyalamak ince ince kızı
Dokunmak belki gerçek elbisesine
Tenine
Dokumak ilmek ilmek derisini
Sonra tenden geçip, yüreğini düğümlemek
Belki...

Küçük bi kız bu
Yüzü nasıl bilmiyorum
Saçları kıvırcık mı, düz mü bilmiyorum
Düşlerimdeki kız bu mu sahi
Yoksa ben çağırdımda mı geldi
Bilmiyorum!

Çocuksu gülümsemesini hissediyorum
Bi büyü-sün diyorum içimden!
Büyü-sün!

O sanki benim, ben sanki onun
Kendimi ondan ayrı düşünemiyorum
Korkuyorum!
Kızın süslü elbiseleri sis gibi sarıyor ruhumuzu
Ben bakmadıkça ona, çocukluğum üzerime üzerime yürüyor..
Neden kimse usulca benim elimi tutmuyor?
Kız da ardını dönüp gidiyor

Renkli ışıkta sokağa savrulan baloncuklar gibi hayalde sönüp gidiyor
Gerçeğin soğuğu kalbime vuruyor.

Sanki bir filmin tek karesinde yaşıyorum.
Sınırları ne kadar kesin çizgilerle çizilmiş bu hayatın!
Varlık ve yokluk med-cezirinde
Ancak, ölükten sonra tüm kareler birleşecek sanıyorum
İşte ben “hayatımın filmini” o zaman seyredeceğim..
Biliyorum!

Başı yok
Sonu yok
Ömrün

Neden mi?

Şimdi biri bana gelsin
Söylesin

Annemin karnına düştüğüm ilk an mı başlar hayatım?
Yoksa
Annemin karnından çıkıp bağımsız ilk soluğumu aldığımda mı?

Soluğum kesildiğinde mi ölüyüm,
Yoksa
Gömülüp toprağa karıştığımda mı?


Sorular...

Cevapları benden sakınılmış, bir odaya saklanmış sorular.
Arıyorum!
Ama, doğru cevapları bir türlü bulamıyorum.
Sanki hep bir filmin arasındaymışım gibi yaşıyorum.
Bir türlü “filmin devamı başlıyor” uyarısı gelmiyor.
Öylece yaşayıp gidiyorum.
Belki de bu yüzden hiçbir yerde kalamıyorum
Hep gidiyorum…



Fotoğraf: Özgür Çakır

33 KÖY, 3003 ÇOCUK İÇİN EL ELE KAMPANYASI

Bir Çocuğun Elindeki Kalem Olabilirsiniz!




Uyanışlar


Hangi sabaha uyandım ben?!
Hangi mevsimdeyiz?
Takvimler kimin zamanını işaret ediyor?
Uyuyan güzeldim aslında.
Bir masalın içinde gizlenmiştim.
Bir kuleye hapsedilmiştim.
Sen de Kız Kulesi,
Ben diyeyim Şehir Hapishanesi.
Beni kuleye kim kapatmıştı?

Üstelik kendimden bile saklamıştı. Ne bir ayna, ne bir pencere vardı. Önce dam akmaya başladı, içeri yağmur girdi. Su, hayatı getirdi. Bir damla suda kendimi gördüm. Çünkü ben de suydum. Çiy tanesiyim! Ucum bucağım bu. Derken, bir sokak güvercini belirdi çatıda. Her sabah bana kendi dilinde adımı fısıldadı.


Sonra bir gün sen geldin. SEN!
Uyandım ben. Belki de uyandırıldım...

Bu sabah başka bir dünyaya uyandım ben. Sanki yıllardır içinde yaşadığım bu ev bugün bana yabancı. Ana dilim yabancı. Şehrim yabancı. Aynaya bakmaya korkuyorum. Kendim, kendime yabancı. Gözlerimde ıssız bir bakış. Alacaklı alacaklı bakan alaca gözler benim değil. Alaca karanlıkta kaybolmuş bir tenle sarılmış bedenim. Görünmezim.. Bilinmezim.. Dokunulmazım.. Unutulmaya yüz tutmuş mezar taşları gibiyim. İn-cin top oynarken içimde, sessizlik yüreğimi incitmeye koyuldu. "Dur", dedim. Dur! Sessizliğin sesine çattım kaşlarımı. Konuş! Ben, sessizlikten geldim. Kendimden geldim. Sorgu zamanlarındaki gibiyim. Soğuk! Yüreğim soğuk. Zihnimde onlarca düşünce yok. Zihnimde garip bir sessizlik var. Ne bir düş ne bir düşünce... Hepsi bir süpürgeye binip gitmiş sanki, ben düşünce.

Terk edilmiş bir kadın sessizliğinde hayat. Birazdan yeni gün çığlıklarıyla yakacak güneş. İşte o anda kadın aryasına başlayacak. Cama vuran her yansı aslında bir ağıt. Sadece duymak gerek. Duyamadığımdan, göremediğimden, bilemediğimden öte. Zamanın kuytusuna saklanmış onca hayat var. Zamanın kapı aralığına sıkışmış ya da ertelenmiş onlarca hayat... Kimisi gününü gün edip gidecek, kimisi hüznüyle yanıp bitecek. Zaman akıp gidecek. Kalanlar ise ertelenmiş bir beden, sancılı gelecek bekleyişleri ve oyalanmış uyanışlar arasında med-ceziri hissedecek. Kimisi kozasını delip gerçeğe gidecek, kimisi kozasında yanacak. Yeniden başlasın oyununa dönmüş yaşamları solumak neden?

Hepimiz aynı rüzgârın üşüttüğü yalnızlar değil miyiz?

Hangi sabaha uyandım ben?
Hangi mevsim?
Takvim ne?


Esaret zamanlarında bir sokak güvercini gelirdi pencereme. Ona anlatırdım düşlerimi. Dinlerdi beni. Ekmek diye düş yiyen kaç güvercin bilirsin ki?! Esaret bitti! Güvercinler benden gitti. Kim bilir kaç zihin mahkumu, benim güvercinlerime yarenlik etti? Esaret özlenir mi? Özlenir! Hâlâ soluk alırken boğazıma takılandır belki özlediğim. Cevabını bilmediğim onlarca soru var. Şimdilerde bir tek sen geçmezsin boğazımdan. Soluk, içime kaçar. Sen gibi gitmek istemez. Bırakmam ne soluğu ne de seni..

Hangi sabaha uyandım ben?! Güneş, bir buluta takılmış. Belki bir başka istasyonda saçlarını tarıyordur. Bir diğerinde bahara soyunur. Ötekinde yaza döner. Ama bu şehirde başka bir hava var şimdi. Gerçek ve yalanın yüzyıllardır süren dansına yeni odunlar atıldı. Kim kör, kim sağır, kim bilmez. Bilmiyorum! Bir savaştır gidiyor. Sanki bir hortum gelecek hepsini yutup gidecek.. Sonra ses'sizlik gelecek.

Suskunluğun ardından belki diriliş, belki bir uyanış başlayacak..




TOKA


dün gece...

gökyüzüne yakın bir yere oturdum
hayal perdesini kurdum, yıldızlarla arama
kaderi oynattım
yörüngesi belli hayatlara inat
yıldızları kaydırdım

gecenin siyahı içime işledikçe
kor olmuş yüreğim ılgıt ılgıt soğudu

önce
ayaklarım
sonra
usul usul
yanaklarım
ılıklaştı

derken...

rüzgarın fısıldadığı sevda sözleri
bir kulağımdan girdi, öbüründen çıktı

üşüdüm!

2mizden, biz yaptığımız anları düşündüm
duman duman ruhuma karışan seni
sihir gibi

ürpertime sarıldım
gitsin istemedim
yükselişler, inişleri
sıcaklar, serini getirir
bilirim

bekledim!

nefesini hissettim
çalkantılı ruhun, dingin soluğu sıyırdı boynumu
titreyen ellerimle saçlarıma dokundum
tereddüt arşınlarken ruhumu
içimde sakladığım kadınlığıma baktım

şehvet
aşk
tutku
özlem

bohça yapılmış
başımın üzerine kitlemişim sanki
nasıl zor beni taşımak bilemezsin
kendilik zindanında
mahpusluğun sonu yok!

gece zifir
gece üzerime üzerime gelir

gelsin!
kendimden öte kimseden korkum yok.

ellerim usulca dokundu saçlarıma
gezindi senden yadigar tokada
yüzün gibi ezberledim her köşesini
durdum
sımsıkı kavradım onu
yaramazlık yapasım geldi o an
buruşuk çarşafların imzası gibi
bir anda
çektim tokayı
dağıldı saçlarım semaya
kavuşma anlarının tutkusuyla sardı bedenimi her bir tel
boşanırken sel gibi yaşlar
adını mırıldandım
dua gibi
ay doğarken bozkıra
elimde inci bir toka
sana selam söyledim

aldın mı?