BRUİDAN'IN EŞEĞİ DEĞİLİZ DE NEYİZ?



"Yaratıcının insana verdiği en büyük ceza nedir?" derseniz seçme özgürlüğü derim size çok düşünmeden. Şaşırmayın doğru okudunuz. Seçme özgürlüğü bir cezadır. Özgürlük, ceza olur mu demeyin. Olur! İlk yazımlarımdan beri hep vurguluyorum aslında özgürlük ve ceza arasındaki imkansız aşk vardır.

Aslında imkansız aşk yoktur. İmkansız insan vardır. Öğretileri arasına sıkışmış, özgürlüğünü sadece seçimlerinin ardına saklamış insan imkansızdır. İmkansız insanlar özgürlüğü hep dışarıda ararlar. Uzaklarda.. Oysa özgürlük insanın içindedir. İnsan kendisini güdülemeye başladığında, dışarıdan gelecek ödüllerle doymadığına özgürleşir. İç ödüllendirmedir aslında insanı ayakta tutan. Takdir edilmeyen insan tükenir. Doğrudur..
Kendini takdir etmeyen insan tüketir; hem kendini, hem de kendinden ötedekini.

Zihnimin sımsıkı sarıldığı adamlardan biri Schopenhauer’dır. Onunla aynı yolda yürüyoruz bazen. El ele tutuşuyoruz. Bazen çatışıyoruz. Ama ortak paydamız kendimiz. Yoldaşım Schopenhauer der ki “En mutlu insan içindeki zenginliği kendisine yeterli olan ve varlığını idame ettirmek için dışarıdan ya çok az şeye ihtiyaç duyan veya hiçbir şeye ihtiyaç duymayan insandır.” Modern dünyanın insanı kendini görmemek içi ne kadar çok şeye ihtiyaç duyuyor değil mi? İnsan kendine gelmek için yanıp tutuşuyor, aynı hızla da kendinden kaçıyor. Dışarıdan çok az şeye sahip olmak. Sadece birincil ihtiyaçlarını karşılamak insanı doyurmaz ki. Aşk gerek. Tutku gerek. Şehvet gerek. Hırs gerek. Oburluk gerek. En insansı taraflarımızla yaşamı sömürmek gerek. Biraz günah işlemek gerek! Kendine yetmek, günahlardan arınmakmış yani. İnsanın neden kendine gelmeyi seçmediği apaçık görülüyor şimdi. Size cennet vaat ediyorum. Kendinize geldiğinizde cennete gideceksiniz. Seçme özgürlüğü! Seçin.

Schopenhauer devam eder. Kendine gelmek gereklidir. “Çünkü ithal mallar pahalı şeylerdir. Bağımlılığı açığa vururlar, tehlikeye sebebiyet verirler, sıkıntı meydana getirirler ve sözün kısası yerli imalat için sefil birer ikamedirler.” Zor insanı aslına döndürür derim değil mi ben hep. Öteki insanın zorudur. Soluk almanın ritmini bile değiştirir öteki. Kendini kapattırır kendine. Ötekini yaşamaktan kendi soluğunun ritmini unutursun. Bu öyle bir bağımlılıktır ki gitmeler ve gelmeler arasına sıkıştırılmış bir yaşamda nefes almak için ara istasyonlar bulmak için çırpınırsın. Ara istasyonlar unutulmuş duraklardır. İnsan nankördür. Kalsa o istasyonda kendine dokunacaktır. Ama kalamaz. Çünkü ancak bir başkasıyla tamamlandığını ve özgür olduğuna inanır insan. Oysa seçme özgürleştirmez. Sadece yeni tutsaklıklar için elimize bir anahtar verir. Her kapıyı açan, ama kendine gelince oyun bozanlık yapan bir anahtar. Elinde anahtarın var mı? Açacak kapın kaldı mı? Kendine dön! Kendini özgürleştir! Kendini seç.

Ustam Schopenhauer susmaz. Hiç kimse başkalarından, ya da genel bir ifadeyle, dış dünyadan çok fazla beklenti içerisinde olmamalıdır. Bir insan tekinin bir başkası için ifade edebileceği şey, öyle çok büyük değildir. Neticede herkes yalnız kalır ve önemli olan şey yalnız kalanın "kim" olduğudur. Bir insanın olabileceği ya da başarabileceği en iyi ve en büyük şeyin kaynağı insanın kendisidir. Bu ne kadar böyle ise o kadar daha fazla mutlu olacaktır. İşte bakın ikinci anahtarı verdim size. Kendinize gelin ve mutlu olun. Başkasına gitmeden önce kendimize gelmek gerek.

Şimdi düşünelim ceza ve özgürlüğün aşkını. Biraz da düşünceyi düşle süsleyelim.

Biz Buridan’ın eşeği değil miyiz?

Aynı büyüklükte iki saman yığını arasında kalan eşek düşünür önce hangisi yesem diye. Sağına bakar eşek kocaman, pırıl pırıl parlayan saman yığını. Sonra soluna eşek bakar kocaman, pırıl pırıl parlayan saman yığını. Niye önce sağa, sonra sola bakmıştır eşek. Yani bakışının sırasını değiştirse daha mı kolay seçecektir? İmtihana kalkar eşek saman yığınlarını sorularının ardı arkası gelmez. Ama bir türlü karar veremez hangisini yesem acaba diye. Sonunda seçim yapamayan eşek açlık ölür.

Açlıktan ölüyoruz. Çünkü seçemiyoruz. Ne istediğimizi bilmiyoruz. Çünkü kendimizi bilmiyoruz. En son kendinizi ne zaman özgürleştirdiniz? En son ne zaman kendi kendinizi ödüllendirdiniz.
Seçmek: Ötekini seçmek değil. Seçmek: Kendindeki, kendini seçmek.

Sahi siz en son ne zaman kendinizi seçtiniz?

14 yorum:

Evren dedi ki...

bu yazının çıktısını alıp, duvara poster yaptırıp, namaz niyetine günde 5 vakit, cep kitapçığı yaptırıp çantama koyup rejim niyetine 6 öğün, broşür yaptırıp yanıma alıp, su niyetine günde 8 kere okumalıyım şebnem...

uğur erhan dedi ki...

Seçimini yapamayıp açlıktan ölen eşek gerçekten tam bir eşeklik yapmış.

Günümüzde ise ne insan ne de hayvanın yemek seçme gibi bir lüksü yok. Çünkü ne bulursak onu yiyiyoruz başka çaremiz yok.

Kişi kendini değilde, başka bir şeyi veya birini seçtiğinde mutlu olur. Sebebi ise kendini önemli sanmaya başlar.

Her ne kadar "kendini sevmekle başlar herşey" diye bir söz var ise (Yok da ben mi uydurdum şimdi onuda bilmiyorum)eğer narsizme kadar vardırmıyorsanız bu işi, kendini sevin ve kendinizi seçinki karşınızdaki kişide sizi seçebilsin ve sevsin.

Belgin dedi ki...

Insan önce kendini secse, kendine gelse ve kendindeki yanlislari düzeltse, bu dünyada sorun denen bir sey kalmazdi. Ama nedense kendimizden korktugumuz kadar hicbir seyden korkmuyoruz bu zamanda.....

YOSUN dedi ki...

"Oysa seçme özgürleştirmez. Sadece yeni tutsaklıklar için elimize bir anahtar verir."Ne kadar doğru bir tesbit,aynen katılıyorum.Yaptığımız her seçimle kendimize yeni tutsaklıklar yaratıyoruz :)

İbrahim Ortaç dedi ki...

insanoğlu bencildir ve inanıyorum ki herkes kendini seçer. bu durum bir ideal uğruna ölenler için bile böyledir. aşkı için intihar eden de bir bakıma kendini seçmiştir.
itirazlarıma rağmen görüşünüze katılıyorum seçememek daha büyük bir ikilem...
ilginç yazılarınız var. sizi zevkle okuyacağıma inanıyorum.

Digital Kelebek dedi ki...

Sevgili uzağa giden..
Yine manifesto gibi bir bildiri yazmışsın:)

Çok güzelişlemişsin konuyu..
Ve ben seçimimi yaptım:)

ay köpüğü dedi ki...

öze dönüş yolu oldu bu...
öyle anlamlı ki Evren'i ibadetinde yalnız bırakmayacağım:)

KARDELEN dedi ki...

"Kendini takdir etmeyen insan tüketir; hem kendini, hem de kendinden ötedekini"zihnime bu cümleyle takıldın iyi kide takıldın. nasıl örtüştü dün yaşadıklarımla.Şimdi kendimi takdir edip tüketmemek için ödüllendireceğim kendimi seçip özgürleşmek adına bir adım daha atacağım. İyi ki varsın! İlaç gibi geldi bu yazı.Doğru zamanda gelen bir söz ,nasıl kendine getiriyor insanı kendinden gitmek üzereyken...

mali_k dedi ki...

çok güzel bir düşün yazısı olmuş ellerine sağlık ama ben düşünemez derecede yorgun olduğumdan artık bunu soruyla cevaplamayı ttercih ediyorum ilerde bir akşam eşşek hakkında bir yorum hakkım daha olurmu acaba?

cevabım
havva olmasa adem acından ölürmüydü?
anahtar elma mıydı yoksa havvanın ademi özgür kılmasımı...

nehiro dedi ki...

BİZ SEÇİM YAPMAK ÜZERE YETİŞTİRİLMİYORUZ Kİ...SEÇİLMİŞLERİ KABULLENMEK ÜZERE YETİŞTİRİLİYORUZ...
bize öğretilen kadere inanmak, bizim için büyüklerimiz tarafından uygun görülenleri yaşamak, hlimize şükretmek... HA BUNA BAŞ KALDIRIP KENDİ SEÇİMLERİNİ KENDİSİ YAPMAK İSTEYEN OLURSA HEMEN DAMGALAMAK "ASİ, ANARŞİST"


KENDİNİ SEÇİP KENDİNİ ÖZGÜRLEŞTİRENEDE "BENCİL" DİYORLAR BOLCA BURALARDA:))

Adsız dedi ki...

Belki de ayrı kelimelerle aynı şeyi söylüyoruz. Özgürlüğe Nüfuz Etmek :Eski Teraneler isimli yazınıza yazdığım yorumun uzaması nedeniyle göndermediğim kısmını, bu yazıdaki resmi görünce göndermek istedim. Aden bahçesi bir tiyatro sahnesidir. Oyun önceden bahçe sahibi tarafından yazılmıştır. Perde açılır. İçinde sayısız değişik ağaçların olduğu ve bu ağaçlarda güzel meyvelerin büyüdüğü, içinde ırmaklar akan muhteşem bir bahçe. İki tip öylesine tin tin tin dolaşmaktadırlar. Adam ve Havva! Diledikleri ağaçların meyvelerinden yemeleri serbesttir. (Ancak Havva daha Adamın kaburga kemiğinden yaratılmadan ve Adam tek başına bahçeye konulduğu zaman, bahçe sahibi emredip “ Bahçenin her ağacından ye . Fakat filanca ağaçtan yemeyeceksin” diye tembihlenmişti.) Sonra bilindiği gibi yılan (bu durumda iblisin remzi yılan olmuş olur ya da tersi) kadını ayartır ve kadın adamı ayartır ve yasak meyveyi yerler. Sonra çıplaklıklarını bilip, utandıklarından, incir yapraklarından kendilerine önlükler dikip, ama utanmadan bahçe sahibiyle saklambaç oynamaya kalkarlar. Ne cüret:)) Bu meyvenin elma olduğu söylenir. Bana göre bu meyva elma değil ayvadır! Gerçekte onlar elmayı yediklerinde ayvayı yemişlerdi! Nihayetinde Adenden postalanırlar. Bir daha bahçeye girmesinler diye bahçenin sınırlarında görülmemiş koruma tedbirleri alınır. ve bu bölümün perdesi kapanır. ( Kaynak Tevrat) Şimdi oyuna ilişkin bazı sorular sormakta fayda var sanırım.

1- Bahçe sahibi Adama “ şu ağaçtan yemeyeceksin” demekle; seçme özgürlüğünü sınırlandırmamış mıdır?
2- Buna bağlı olarak eğer yasak getirilmese ve ağaç adama gösterilmese ikilinin bu ağaçtan yeme ihtimali ne kadardı?
3- Gerçekte bahçe sahibi ağacı işaret etmekle adamın merakını kışkırtmış olmadı mı?
4- Bu kışkırtma sonucu ona sadece o ağaçtan yeme –ki tek seçenektir aslında- seçeneğini bırakmadı mı?
5- Yılan neden adamla hiç konuşmuyor. Küs müler?
6- Kadınla yılan arasına düşmanlık konuluyor da, adamla yılan arasına neden konulmuyor?
7- Bahçe sahibi neden koruma tedbirleri almıştır? Bu durumda ikilinin tekrar bahçeye dönme güçleri olduğu kabul edilmiş olmaz mı?


Bu sorular daha çok artırılabilir. Ama nihayetinde bir oyundur. Bana ilginç gelen, oyun yazarının da oyunda rol almış olması!

Adsız dedi ki...

Bloğunuzu uzun süredir takip etmekteyim. Düşünmeye sevk eden yazılarınızı zevkle okuyorum. Bunun için geçte olsa size teşekkür ederim. Adsız olarak bir önceki yorumum yazınızla doğrudan ilgili olmadığından, yazınızla ilgili yorumumu yazıyorum. Gevezeliğimi bağışlayın lütfen.
Kabın renginin suyun rengi olduğu sanılan bu yaşamda kendinde kendini seçmek zorlu bir süreç! olsa gerek. Zor olanı seçmek yiğitliktir kanımca. Ve yiğit olan tek başına eğlenir. Bu bir egonun seçimi değil, esasen egonun reddidir. Çünkü egonun seçimi ‘kendini’ seçmek demektir. Oysa ‘kendinde kendini’ seçen özü seçmiş olur, yani suyu, kabı değil düşüncesindeyim.
Peki kabın hiç mi önemi yoktur. Olmaz olur mu? Suyun niceliği kabıyla ölçülür. Onun için içindekiyle birlikte kabı da sevelim derim. Ama bilincinde olarak!

Adsız dedi ki...

Sorularınıza cevap vermeye çalıştım.

1. Nefis ile irade arasında bir imtihandır.
2. Ağaç ya da meyvesi önemli değildir. Kulu olduğun Allah için nefsini kısıp kısamaman önemlidir. O ağaç ve meyvesi onun için onlara gösterilmiş, iştahları çekilmiş, yasağa teşvikçi ile imtihan zorlaştırılmıştır (günlük yaşamda da hep böyle olmaz mı günaha meyletmek?)
3. Bunun amacı oydu zaten.
4. İrade ufacık bir kaymayla çok büyük bir açı tarayan sonuçlar doğurabilir. (bir an sinirlenip adam öldürmek gibi)Yememe seçenekleri vardı.Pişmanlık ve samimi tövbe her zaman hatadan kurtulma olarak sunulmuştur.
5. Adam ilk yaratılan olduğu için Havva'nın sorumluluğu da kısmen ondadır. Yılan az sorumluluğu olan Havva'yı seçmiştir.
6.Şeytannın (yılanın) apaçık düşman olduğunu ALLAH onlara bildirmişti.İkisine de düşmandır.
7. Evet bu imkanları vardır zaten. Pişmanlık bahçeden ayrı kalmakla artmıştır. Ama oraya zaten özlem duysunlar ve orası için çalışsınlar diye ayrı tutulmuşlardır.
selamlar.

Uzağa Giden Kadın dedi ki...

Bu yazı serisi devam edecektir.
Akıl eken, yürek koyan herkese teşekkür ediyorum.
7 yıllık esaretten biriktirdiğim, zihnime şerh koyduğum soruların peşinden gidiyorum...

Güzel bir gün olsun.